AKŞEMSEDDİN (AKŞEYH): İSTANBUL’UN MANEVİ FATİHİ IV. BÖLÜM
27 Ocak 2020

Devam edelim.. Hakkında pek fazla bilgi sahibi olmadığımız Ermeni piskopos ve tarihçi Sebeos İslâm donanmasına dair bilgiler vererek 654'te Konstantinopolis'in kuşatıldığını aktarmaktadır. (Ancak Bu tarihte Konstantinopolis’te bir deniz kuşatması yapıldığına dair başkaca kaynak bulunmamaktadır.) Bu nedenle biz bu bilgilerin Zâtüssavârî Muharebesi'nde savaşan donanmaya dair olduğu düşünüyoruz. Mikhail ATTALEIATES (ö. 1080), Mikhail PSELLOS (Ö. 1081), SKYLITZES (ö. 1060 civarı), Anna KOMNENE (1083-1148), Keşiş ZONARAS (Ö. 1130) gibi bazı önemli Bizans tarihçilerinde böyle bir bilgiye rastlamadığımızı belirtelim.

 

Türk tarihçi ve siyaset bilimci, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nin ilk kadın akademisyeni, Cumhuriyet Senatosu üyesi Bahriye Üçok (1919-1990) da Zâtüssavârî Muharebesi'nde savaşan İslâm donanmasının aslen Konstantinopolis'i kuşatmak üzere yola çıktığını ancak Finike civarında Bizans donanması tarafından karşılandığını, sonrasında donanmanın Kalkedon'a (Kadıköy) kadar ilerlediğini fakat şiddetli fırtına nedeniyle daha ileri gidemediğini savunmaktadır.

 

İkinci sefer: 668-669? tarihinde Emevî halifesi Halife Muaviye, oğlu Yezid kumandasında bir orduyu İstanbul'a gönderdi. (Bazı İslam kaynaklarında kumandan Yezid değil, Fadala b. Ubeyd’dir) Hz. Halid b. Zeyd Ebû Eyyüp'ün de bulunduğu bu seferde İstanbul kuşatıldı. Uzun yolculuk ve soğuklar sebebiyle ağır kayıplar veren İslâm ordusu¸ çeşitli takviyelerle Boğazı geçerek İstanbul'u kuşattı. (Hangi çeşitli takviyeler? Kaynak yok) Ancak¸ kışın yaklaşmasıyla muhasaraya devam edemedi. Ebû Eyyüb surlar dibinde şehit oldu. Fatih Sultan İstanbul'u alınca, kabrini buldurdu. Adına bir cami ve türbe inşa ettirdi.

 

Üçüncü sefer: 673'te Hz. Muaviye devrinde bir deniz seferi daha tertip edildi ise de Bizans'ın Rum ateşi (Gregois) kullanmasından dolayı muvaffak olunamamıştır.

 

Dördüncü sefer: 715 tarihinde Abdülmelik oğlu Mesleme ve Mervan oğlu Ömer b. Abdülaziz şehri karadan ve denizden kuşattılar. Haliç'in ağzında bağlı zincire kadar yaklaşan İslam ordusu ikmalsizlik ve kötü hava şartları yüzünden bu kuşatmadan netice alınamadı.

 

Beşinci sefer: 781 'de Abbasî halifelerinden el-Mehdî, oğlu Harun Reşid kumandasında bir ordu şevketti. Bizans ordusunu İzmit civarında yenerek Boğaziçi sahillerine kadar geldi. Bizans'ı haraca bağlayıp geri döndü.

 

Altıncı sefer: 1391 tarihinde Sultan Yıldırım Bayezid (1360-1403) tarafından şehir kuşatıldı. Bu, Bizans'ın Türkler tarafından ilk muhasarasıdır. Haraç vermeleri mukabilinde muhasaradan vazgeçildi.

 

Yedinci sefer: 1395'de Bizanslıların taahhütlerine uymaması üzerine Yıldırım Bayezid şehri ikinci defa kuşattı. Lakin tam o sırada büyük bir Haçlı ordusunun gelmekte olduğu haberi alındı. Muhasara kaldırıldı ve Yıldırım Bayezid Haçlı ordusunu perişan etmek üzere Niğbolu'ya doğru hareket etti.

1396 tarihinde, Niğbolu meydan muharebesini kazanan Yıldırım Bayezid, Anadolu Hisarını yaptırdı. İstanbul'u bir kez daha kuşattı. Bizans'ın dışarıdan yardım görmesine tam engel olunamaması muhasarayı uzattı. Bu sırada Bizans'ın, İstanbul'da Türk mahallesi kurulması, cami ve mahkeme tesisi, yıllık 10 bin altın vergiyi, İstanbul'daki camide hutbenin Yıldırım adına okunması şartlarını kabul etmesi üzerine kuşatma kaldırıldı.

 

Sekizinci sefer: 1400'de Yıldırım Bayezid dördüncü defa kuşattı. Çünkü Bizans sözünde durmamaya başlamıştı. Hatta Haçlı ordusu teşkili için Avrupa seyahatine çıkmıştı. Bunun üzerine Yıldırım Bayezid şehri kesin netice almak üzere muhasara etti. Şehir düşmek üzereyken Timur'un Osmanlı hudutlarına girdiği, Sivas'a hücum ederek harap ettiği haberi geldi. Moğol ordusuyla kati bir savaşa girmek lüzumunun belirmesi üzerine Yıldırım muhasarayı ablukaya çevirerek Anadolu'ya geçti.

 

Dokuzuncu sefer; 1412 tarihinde Şehzade Musa Çelebi tarafından muhasara edildi. Şehri topa tutarak adamakıllı sıkıştırdı. Yıldırım Bayezid'in vefatından istifade eden Bizans Anadolu'daki Mehmed Çelebi ile işbirliği yaparak, entrika ile muhasarayı neticesiz bıraktı.

 

Onuncu sefer:  1422'de Sultan II. Murad Han (1404-1451) tarafından yapıldı. Dört ay kadar süren kuşatmada her türlü savaş taktiği ve teknik imkânlar kullanıldı. Topkapı ve Edirnekapı surlarına taarruzlar yapıldı. Surların yüksekliğinde demir tekerleklerle hareket ettirilen, ahşaptan, yürüyen kulelerle surlara yaklaşıldı. Kuvvetli topçu atışları ve kanallar kazılmak suretiyle kuşatma devam etti. Âlim ve evliyalar da orduya dualarla iştirak ediyordu. Emir Sultan diye bilinen mantık ve kelâm alanında yaptığı çalışmalarla tanınan Buharalı Muhammed Şemsüddin'in (Mîrek Şemsüddîn Muhammed b. Mübârekşâh el-Buhârî (ö. 784/1382’den sonra) sefere katılması da orduya ayrıca manevî güç veriyordu. İstanbul'un düşmesi an meselesi idi. Bizans'ın takati tükenmek üzereydi. Yine meşhur Bizans entrikası, Sultan Murad'ın kardeşi küçük şehzade Mustafa Çelebi'nin Anadolu'da baş kaldırması ve Bizans'ın da ağır sulh şartlarını kabul etmesi üzerine muhasara kaldırıldı.

 

Onbirinci sefer: 1453 tarihinde Fatih Sultan Mehmed Han tarafından gerçekleştirildi. Çocukluğundan beri âlimlerin dizi önünde, manevî bir terbiye ile yetişen Sultan Fatih ilim ve teknikte de çağın üstünde idi. O bütün hazırlığını İstanbul için yapmıştı. İki cihan sultanının tebşirine nail olabilmek için adeta sabırsızlanıyordu. Atalarının bunca seferlerinden tecrübeler edinmiş, İstanbul'u Müslüman belde yapmak için fethi engelleyen sebepleri ortadan kaldırmış, fethe giden yolları açmıştı. İlk iş olarak Bizans'ın ikmal yolunu kesmek maksadıyla Rumeli Hisarı'nı çok kısa bir zamanda kendisi de bizzat çalışarak tamamladı. Tarihin ilk ağır topunu döktürdü. Gemileri karadan yürüterek, İstanbul fethinin kaçınılmaz olduğunu düşmanına gösterdi. İmparatorun tekliflerine karşı cevabı; "Ya ben Bizans'ı alırım, ya da Bizans beni" oldu. 53 günlük muhasaradan sonra 29 Mayıs 1453 günü Bizansı ortadan kaldırarak Batı Roma imparatorluğuna son verdi.

 

Konu konuyu açıyor gördüğünüz gibi. Ancak mümkün olduğunca doyurucu, tam donanımlı bir inceleme yapmak amacımız, bir biyografi değil. Hurafelerden uzak bilgi ve belgelere dayandırmalıyız anlatımımızı, tabi erişebildiğimiz bilgi ve belgelere. Tek kaynağa değil, farklı belgelere göz atmalıyız. Her söylenini, okuduğumuz her şeyi araştırıp incelemeden kesin ve doğru bilgi olarak kabullenmek yerine, işin içine az biraz “acaba?” katmak gerçek olanı bulmamızda çok yardımcı olacaktır.

Devam..

Yer: 1453’ten sonra İstanbul olarak anılacak olan Costantinopolis.

Yıl: Çeşitli kaynaklar farklı tarihler veriyorlar. 667’de olabilir, 668’de veya 669; ya da 674’tür.

Neden farklı tarihler?  Emevi halife Muaviye döneminde İslam ordusunun İstanbul’u ilk ne zaman kuşattığı tam olarak bilinmemektedir. Farklı bilgiler naklediliyor. (Yukarıda bazı bilgiler verdik, ancak kesin değiller.)


Orduya kimin komuta ettiği de belli değildir. Kimine göre komutan İslam dünyasında zulmün ve kötülüğün sembolü olarak bilinen, Hz. Hüseyin’in katili Yezid’dir, kimine göre ise Sufyan İbn-i Avf. Verilen her bilgi yeni sorular doğuruyor farkındasınız. 


Rivayetlere göre, Sahabe Hz. Eyyub da İstanbul’u kuşatan (668-669) bu sefere katıldı. Hemen diyeceksiniz ki, “Hz. Eyyub bu sefere katılmak için yaşlı değil mi?”
Evet doğru soru, bizce de öyle ama tarih böyle yazıyor! 668-576 = 92 yaşında.


İslam ordusu İstanbul’a dayandığında Hz. Eyyub’un yaşının 92-93 yaş aralığında olduğunu düşünebiliriz rahatlıkla. Buradan hareketle elbette aklımıza başka sorularda gelmiyor değil. Onlarla devam edelim.


Peki bu kadar yaşlı biri, ulaşımın deve sırtında en ilkel şekilde yapıldığı bir dönemde böylesine uzun bir sefere çıkar mı? Daha doğrusu çıkabilir mi? O yolculuğa dayanabilir mi? 3738 km. lik bir mesafeden bahsediyoruz. Bugün bu yol arabayla yaklaşık olarak 2 gün sürecektir, mola vermeden. Uçak ile seyahat etmeyi planlıyorsanız, kuş uçuşu 2408 km. olan yolculuğu ortalama 3 saat 45 dakikada tamamlayabiliyoruz. Günümüzde bu yaşlardaki bir insanın bırakın arabayı, uçakla bile bu mesafeleri kat etmesi neredeyse olanaksız. Bakınız bugünün 92-93 yaşlarından değil,  1340 küsur yıl önceden bahsediyoruz. Tek ulaşım aracının da deve (veya at) olduğunu ekleyelim.  90 küsur yaşında bir insan at veya (muhtemelen deve) sırtında tam 3738 km. yolculuk yapacak.  Ki o yıllarda normal karşılanan ortalama ömür uzunluğu 50-60 yıl. Haydi biz 70-75 diyelim. Aklınız alıyor mu? Valla bizimki pek almadı.

 

Sevgili okurlar.. Biz kimsenin inancını sorgulamıyoruz, haddimiz de değil zaten. İslam tarihçilerinin verdikleri bilgiler ışığında aklımızı kullanıyoruz. Yoksa isteyen istediğine inanır elbette. Ama aklı kullanmanın Allah’ın emri olduğunu (Yunus, 100) asla aklımızdan çıkarmayalım…


Neyse, bize anlattıkları bu tarihin doğru yazdığını şimdilik kabul edip konumuza devam edelim.
Bu arada aklımıza ilginç bir soru takılıyor. Hz. Ali ile birlikte Haricilere karşı savaşan Hz. Eyyub, nasıl oluyor da düşmanı Muaviye’nin ordusuyla sefere katılıyor, sizce de tuhaf değil mi?

 

Tamam tamam devam ediyoruz...

İstanbul/Eyüp Belediyesi’nin (ki referans olarak Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakın ve Prof. Dr. Hüseyin Algül’ü vermişler) resmi internet sitesine göre, uzun bir yolculuk yapan Hz. Eyyub yaşının çok ilerlemesinden dolayı İstanbul’a yaklaştıkları bir sırada hastalanır. Komutanı Yezid’e, öldüğü takdirde cenazesinin hemen gömülmeyerek ordunun varacağı en ileri noktaya kadar götürülmesini ve o yerde gömülmesini vasiyet eder. Tahmin ettiğiniz gibi, Hz. Eyyub’un defnedildiği yer, bugün Eyüp Camii’ndeki türbe. Evet, genel görüş bu.

 

Bu arada, Arap kültüründeki ölü-mezar geleneğine hiç girmeyelim. Ama durun bu konuda ilginç bir iddia var Avrupa’nın önemli Osmanlı tarihçilerinden Avusturyalı tarihçi, doğubilimci ve yazar Paul Wittek’den (1894-1978). Kendisi Hz. Eyyub’un Eyüp Camii’nde değil Ayvansaray surlarının dibinde şehit olduğunu, oraya gömüldüğünü ve hatta bu nedenle “Ayvansaray” adının, Eyyub El Ensari’den geldiğini iddia etmiş, Osmanlı İmparatorluğunun Doğuşu isimli kitabında.  Bu arada gözünüzden kaçmasın, tarihçi Wittek, Hz. Eyyub’un hastalıktan değil savaşarak şehit olduğunu söylüyor.


Peki şimdi asıl soru, mezarı neredeydi; Eyüp Sultan da mı Ayvansaray da mı? Oraya da gelyoruz.

Değerli tarihçimiz Prof. Dr. Halil İnalcık (1916-2016), 1455 yılına ait İstanbul bina ve nüfus tahrirlerini inceledi ve “Ayvansaray” adının Rumca olduğunu ortaya çıkardı. Ayvansaray’ın Hz. Eyyub ile ilgisi yoktu. Oh.. Bu ikilemden kurtulduk. Peki, Hz. Eyyub’un mezarı Eyüp Sultan’da mıydı? Eğer öyle ise, demek İslam ordusu Eyüp Sultan’a kadar ilerlemişti. Yani?


Yanisi şu: İslam ordusunun Avrupa’ya geçtiği (İstanbul’u bilmeyenler için yazalım, Eyüp semti şehrin Avrupa tarafındadır) ortaya çıkıyor. Ancak burada da bir gariplik var. Çünkü bilinen, anlatılan İstanbul’a gelen İslam ordusu kara ağırlıklı bir orduydu ve Asya yakasındaki Kadıköy’e (Kalkedon) önlerine kadar gelmiş ve karşı kıyıya geçemeden geri dönüp gitmişti. Koca ordunun böyle bir çaba içinde olduğu hususunda gerek İslam gerek Bizans kaynaklarında tek bir satır dahi bulunmuyor. 

                           

Bu konuyla alakalı yani Sahabe’nin İslam Ordusuyla Konstantinopolis surlarının dibine kadar geldiğini söyleyen yukarıdaki paragrafı buraya indirdim.  Ne demişti İslam tarihçileri? İkinci sefer: 668 tarihinde Emevî halifesi Hz. Muaviye, oğlu Yezid kumandasında bir orduyu İstanbul'a gönderdi. Hz. Halid b. Zeyd Ebû Eyyüp'ün de bulunduğu bu seferde İstanbul kuşatıldı. Ebû Eyyüb surlar dibinde şehit oldu. Fatih Sultan İstanbul'u alınca, kabrini buldurdu. Adına bir cami ve türbe inşa ettirdi.” Ebu Eyyüb surların dibinde vefat ediyor.

 

Oysa bazı İslam ve Hıristiyan tarihçiler, araştırmacılar bu konuda farklı görüşteler. Ahmed eş-Şâyib, Târîḫu’ş-şiʿri’s-siyâsî, Kahire 1966, s. 169-172; Amr Khalifa Ennāmī, Studies in Ibadism (doktora tezi, 1971), Cambridge University, s. 371, 402, 411; Şevkī Dayf, Târîḫu’l-edeb, II, 302-307; Nâyif Mahmûd Ma‘rûf, el-Ḫavâric fi’l-ʿaṣri’l-Ümevî, Beyrut 1977, s. 294; Mecelletü Âdâbi’l-Müṣtanṣıriyye, sy. 22-23, Bağdad 1413/1992, s. 152-153; İbn Abdürabbih, el-ʿİḳdü’l-ferîd, IV, 141-147….

 

Bunlar nacizane bizim erişebildiklerimiz. Peki ne var bu eserlerde, neden bahsediyorlar diye merak edebilirsiniz. Bu yazar ve araştırmacılara göre yukarıda resmi İslam Tarihinin bahsettiği, Ebu Eyyub’un da ilerlemiş yaşına (90 küsur) katıldığı bu meşhur “İkinci Sefer”deki ordu genelde kara teçhizatlı. Öyle denizi geçecek gemi, sandal vs. lere sahip değilmiş. Kaldı ki o dönemde Konstantinopolis’in bir kıyı kent devleti olduğundan kalın surlarla çevrili olması bir yana hatırı sayılır bir donanma, deniz gücüne de sahip olduğunu yazıyor Avrupalı kaynaklar.

 

Zaten o dönemde Bizanslılar, başkentin savunmasını güçlendirerek Persleri bile geri püskürtmüşlerdi, o da ayrı bir konu. Yani İstanbul’u almak bir hayli zordu. Sıkı bir çalışma, hazırlık gerekiyordu. Bırakın İstanbul’u, İslam ordusu (bugünkü Kadıköy’deki) surlarla çevrili Kalkedon’u bile alamamıştı. Bundan eminiz zira bu konuda tek bir cümleye dahi rastlayamadık.
 

İşte yine iki farklı tarihle karşı karşıyayız. Hangisi doğru, hangisi hayali bilme olanağımız yok. Biz birini veya diğerini savunma durumunda değiliz. Belgeleri, bilgileri, anlatılanları önünüze koyuyoruz. Hangisi doğru, gerçek karar sizin..

 

Yine soracaksınız: “Bu anlattıklarınızdan ve verdiğiniz kaynaklardan sonra Hz. Eyyub’un mezarı nasıl Avrupa topraklarında olur?” Biraz daha eski kaynakları karıştırdık ve… Ve bilinen dönemin Bizans vakanüvislerinin Hz. Eyyub’un İstanbul’u kuşatan orduda bulunduğundan hiç bahsetmediklerini anladık. Tıpkı Ulubatlı Hasan’da olduğu gibi. Önemli mi bu? Evet önemli.. Çünkü bazı gayri resmi İslam anlatılarına göre, 1440’lı yıllarda, 30 Mart 1432 doğumlu Cihan Padişahı II.Mehmed’in 8-10 yaşlarındayken (1451’de tahta çıktı), Bizans halkı Eyüp Sultan’ın bugünkü makam bölgesine gelip, hem piknik yapar hem de dua eder, adak adarlarmış. O bölge dönem Bizans halkı için kutsal sayılıyormuş. Yine aynı alanda birkaç tane daha Bizanslı azizin makamları bulunmaktaymış. Özellikle İstanbul’da evliya türbesi olarak hala ziyaret edilen bazı yerler, aslında Bizans zamanından kalmış mekânlardır. Mesela Dolmabahçe’deki Baba Sungur Tekkesi, Bizanslı bir kahramanın mezarının üzerine kurulmuştur ve türbeyi İstanbul’un Ortodoks halkı da ziyaret eder.

 

Devam edelim..

Hz. Eyyub’un orduda bulunduğundan ilk bahseden İslami kaynak, İbn Sa’d’ın (777-845) “Tabakat” adlı eseri, daha doğrusu 11 ciltlik Kitabu’t Tabakati’l-kebir adlı eseri. Sonra yazılanlar hep bu kitabı kaynakça göstermiş. İşin garip yanı ne biliyor musunuz? Bu 11 ciltlik eser İslam ordusunun İstanbul’a sefere çıkmasından tam iki yüz yıl sonra yazılmış!
 

Tamam tamam, lafı dolandırmayacağım, dönelim tekrar Hz. Eyyub’un mezarı meselesine...

Bu arada:
Bazı sözüm ona İslam tarihi kaynaklarda Hz. Eyyub’un, Bizans İmparatoru (tarih tam bilinmediği için ya II. Konstans ya da IV. Konstantin olmalı), izin alarak İstanbul’a tek başına girdiği; Ayasofya’da namaz kıldıktan sonra taşlanarak öldürüldüğü ve bugünkü mezarına gömüldüğü gibi akılla, tarihle, bilimle uzaktan yakından ilgisi olmayan uydurulmuş hikâyeleri de vardır! Bunları geçiyoruz.


Uzatmayalım, işin aslı şudur:
Büyük devrimci Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethetmesiyle, Hz. Eyyub’un mezarı arasında derin bir bağ vardır. Osmanlı tarihini en iyi bilen tarihçilerden olup, mezar taşında “Yusuf Bin Hammer” yazan Avusturyalı tarihçi, diplomat ve Doğu bilimleri uzmanı Joseph von Hammer-Purgstall (1774-1856), Hz. Eyyub’un mezarının İstanbul’un fethi sırasında mucizevî olarak bulunmasının, psikolojik ihtiyaçtan kaynaklandığını “Osmanlı Devleti Tarihi” eserinin I. cildinde yazdı.


Türk tarihi ve dili üzerinde yetkin eserler vermiş olan Alman tarihçi Franz Babinger de (1891-1967) “Fatih Sultan Mehmet ve Zamanı” adlı eserinde Hz. Eyyub’un mezarının İstanbul’un fethi sırasında bulunmasından, “Dini hisleri kamçılayan bu aldatmaca hiçbir çağdaş kaynakta yer almaz” diye bahsetti. Babinger’e göre Fatih, İslam dünyasına gönderdiği fetihnamelerin hiçbirinde Hz. Eyyub hakkında bir tek söz sarf etmemişti.


Peki rahmetli duayen tarihçimiz Halil İnalcık ne diyor?
Bu konuda son sözü bizden birine, Prof. Dr. Halil İnalcık’a bırakalım. Neymiş bu “Psikolojik ihtiyaç” meselesi anlayalım:
“İstanbul’un fethi sırasında 4 düşman gemisi Haliç’e gelerek yardım getirdi. İstanbul’da halk, surlara çıkarak Türklere karşı gösteriler yaptı. Bizim asker arasında ümitsizlik doğdu, hatta bir kaynağımıza göre (Sadrazam Çandarlı Halil Paşa’nın da kışkırtmasıyla) bazı askeri gruplar, ‘Bu işin sonu yok’ diye kuşatmayı bırakıp gitmeye başladılar. Çok nazik bir durum vardı. O zaman Akşemseddin, Fatih’in şeyhidir. Hacı Bayram tarikatındandır. Eyüp El Ensari’nin mezarını bulmak için kolları sıvadı.
(...) Moralin düştüğü bir anda, Peygamber’in Sahabesi’nden olan Eyüp’ün mezarını bularak askere moral vermek amacıyla padişahtan müsaade istiyor. Bugünkü Eyüp mevkiinde kazı yapıyorlar, orada eskiden manastırlar vardı, toprak altında yazılı mermer parçalar buluyorlar. ‘İşte mezar burası’ diye orduya ilan ediyorlar. Askere savaş için yeni bir şevk ve heyecan geliyor.” (Tarihçilerin Kutbu s. 431)


750 yıl sonra, 1453’te Hz. Eyyub’un mezarı Bizans azizlerinin mezarlarının bulunduğu “Kozmodion” (Eyüp ve Silahtarağa semtleri arası) adı verilen bölgede, Akşemseddin’in istiareye yatmasıyla mucizevî şekilde böyle bulunuverdi işte. Ve Yeniçeriler bu moralle İstanbul’u fethettiler. Bizim tarihimizde psikolojik savaşı en iyi kullananlardan birinin Akşemseddin olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Fatih, fetihten sonra Hz. Eyyub’un mezarının bulunduğu yere cami, türbe yaptırdı. Müslümanlar 560 yıldır Eyüp Sultan’ı ziyaret ediyor.

Sonuçta görülüyor ki, sorunun sorulmadığı yerde kutsal olaylar yaratma ve onu resmileştirme çok kolay gerçekleştiriliyor.


Ne diyor Sadi: “Sormaz ki bilsin, sorsa bilirdi; bilmez ki sorsun, bilse sorardı”.

 

(4ncü Bölümün Sonu)

FRANZ BABINGER
FATİH SULTANMEHMET VE ZAMANI.. F. BABINGER
HALİL İNANCIK
AKŞEMSEDDİN'İN FATİH'E GÖNDERDİĞİ MEKTUP
  • YORUMLAR (0)
  • YORUM YAP
    • İlk yorumu sen yap.
  • Ad Soyad E-mail Adres Yorum