AKŞEMSEDDİN (AKŞEYH): İSTANBUL’UN MANEVİ FATİHİ
22 Ocak 2020

 Bu incelememizde size ismini daha ilkokul sıralarında duymaya başladığımız, büyük ve tarihimiz için son derece önemli bir kişilikten, İstanbul’un manevi fatihi ulu Akşemseddin’den bahsedeceğiz.

 

Fatih Sultan Mehmed’in hocası olarak tanıdığımız, 1389 Şam (Suriye) doğumlu Akşemseddin’in (Akşeyh) asıl adı ile Mehmed Şemseddin’dir. (Şemseddin Muhammed b. Hamza) Kendisi Şeyh Hamza El-Kebir’in (? – 1271) oğlu olup, çok yönlü bir Türk âlimi, tıp insanı ve Şemsîyye-î Bayramîyye isimli Türk tarikatının kurucusudur. (Bu tarikatla alakalı geniş bilgi, yazımızın sonuna eklenmiştir. YN.)

Şeyh Hamza ailesiyle beraber geldiği Amasya'da küçük Şemsettin'i çok iyi, özenle yetiştirdi. Akşemseddin'in soyu, baba tarafından Hz. Ebubekir'e dek uzanır. İlk tahsilini babasından alan Akşemseddin, 7 yaşında hafız olup, ailesiyle birlikte Çorum’un Osmancık kazasının Sarpın Kavak köyüne yerleşmiştir. Babasının vefatından sonra Amasya ve Osmancık medreselerinde eğitimini tamamlayan Akşemseddin, müderrislik* payesi aldı ve Osmancık Medresesine müderris oldu. Akşemseddin ayrıca, tıbba ve eczacılığa merak sararak tıp ilmini öğrendi. Daha önceden Abdülkâdir Geylânî *(1078-1116), İmam-ı Gazali*(1058-1111) ve Muhammed Celaleddin-i Rumi*(1207-1273) gibi örneklerde görüldüğü gibi, ilim tahsili ile tatmin olmayan Akşemseddin, irfan (anlama, bilme) eğitimi için müderrisliği ve medreseyi terk etti. Tasavvufa olan ilgisinden dolayı, İran'ı ziyaret eden Akşemseddin bir süre sonra yeniden Anadolu'ya dönmeye karar verdi.

 

  • Müderris, Osmanlı Devleti ve Selçuklularda devlet ve toplum yapısında günümüz üniversite öğretim üyesine karşılık olarak kullanılan bir kavramdır. Medreselerde eğitim veren öğretim üyeliğinin bugünkü tam karşılığı profesörlük unvanıdır. 
  • Muhyiddin Ebû Muhammed Abdülkādir b. Ebî Sâlih Mûsâ Zengîdost el-Geylânî, ya da daha bilinen adıyla Abdülkādir Geylânî, Büyük Selçuklu Devleti döneminde, günümüz İran'ının Hazar Denizi kıyısındaki Gilan Eyaleti'nde doğan âlim ve mutasavvıf olan Kadiriye tarikatının kurucusu ve İslam filozofu. Türbesi Bağdat'tadır.
  • Gazzâlî ya da tam adıyla Ḥüccetü’l-İslâm Ebû Ḥâmid Muḥammed bin Muḥammed bin Muḥammed bin Aḥmed el-Gazzâlî et-Tûsî, Büyük Selçuklu Devleti devrinin İslâm âlimi, filozofu, mutasavvıfı ve müderrisi. Fars asıllı olduğu sanılan Gazzâlî'nin lâkabları Ḣuccetü’l-İslâm ve Zeynüddîn'dir. 
  • Muhammed Celâleddîn-i Rumi, veya kısaca bilinen adıyla Mevlânâ, 13. yüzyılda yaşamış Fars Sünni Müslüman şair, fâkih (İslam hukuku bilgini), âlim, ilahiyatçı ve Sufi tasavvuf ehli. 

 

Kısa sürede tasavvufun bütün yollarını ve inceliklerini öğrenen Aksemseddin, Hacı Bayram Veli'den aldığı izinle Ankara'dan ayrıldı ve Beypazarına yerleşti. Orada da büyük bir şöhret sahibi oldu, ancak bir süre sonra oradan da ayrılarak İskilip'e yerleşti. İskilip'te de yapamadı, yine aynı kesrete (tasavvufi düşüncede, maddi benliği sembolize eden kavram, amaç) düşmüştü, ayrıldı ve bu kez de Bolu'nun Göynük ilçesine yerleşti. Göynük'te mutluydu, bir değirmen ve mescit inşa ettirip, çocuklarının tahsil ve terbiyesi ile meşgul oldu, diğer taraftan elimizde bulunan eserlerini yazdı ve yedi kere Hacca gidebilme imkânı buldu. Akşemseddin'in on iki evladı olduğundan bahsedilmekte ise de bazı kaynaklarda sadece on çocuğundan söz edilmektedir.

(Kimi İslam kaynakları ise Akşemseddin’in yedi oğlu olduğunu ileri sürmekteler. Bunlar sırasıyla Sâdullah, Fazlullah, Nûrullah, Emrullah, Nasrullah, Nûrülhüdâ ve Hamdullah Hamdi adlarını taşımaktadır. Bunlardan küçük oğlu Hamdullah Hamdi (Ö. 909/1503) hey’et ilmi-ilmi Felek (İslâm bilim tarihinde astronomi karşılığında kullanılan terim), nücûm ilmi (burç ve gezegenlerin durumuna göre gelişen astronomi ilmi) ve musikide iyi derecede bilgi sahibi olup aynı zamanda devrinin önde gelen şairleri arasında da yer almıştır.)


Akşemseddin’in kurduğu Bayramiyye Tarikatının Şemsiyye kolu kendisinden sonra Göynük’te oğlu Fazlullah, Kayseri’de İbrâhim Tennûrî, İskilip’te Attaroğlu Muslihuddin, Ankara ve civarında ise Hamza eş-Şâmî tarafından devam ettirilmiştir. Akşeyh, bilimde ve tasavvufta olduğu gibi, tıp ve eczacılık alanında da büyük bir üne sahipti. Tıp alanında bulaşıcı hastalıklar üzerinde çok önemli çalışmalar yapmıştır. Araştırmaları sonunda tıp ile ilgili Türkçe Maddet-ül Hayat ve Arapça yazdığı Hall-i Müşkilât ve Risalet-ün nuriyye adlı eserleri ortaya koymuştur. Türkçe yazdığı Maddet-ül Hayat’ta üzerinde durduğu ana konu, insanlarda hastalıkların kendiliklerinden ortaya çıkmadığı hususudur. Ona göre hastalıklar insandan insana gözle görülmeyecek kadar küçük tohumlar vasıtasıyla geçer. İşte bu açıklamasıyla Akşeyh ilk mikrop teorilerinden birini ortaya atmıştır. Tarihte mikroorganizmalardan bahseden ilk kişidir. Sadece beden hastalıklarının değil, aynı zamanda ruh hastalıklarının da hekimi olan Akşemseddin, akıl hastalıklarını da tedavi etmesiyle ünlüdür.

Akşemseddin’in asıl ünü, II. Murat’ın emir ve isteğiyle II. Mehmed’in hocalığına tayin edilişiyle başlamıştır. Akşemseddin, II. Mehmed’e danışmanlık yapmasının yanı sıra, çocukları, öğrencileri ve müritleriyle birlikte fetih ordusuna katılarak Büyük Fetih’e son derece önemli katkılarda bulunmuştur. Bu büyük âlim İstanbul kuşatmasının en kritik günlerinde, ümitler gitgide azalırken, II. Mehmed’e bir mektup yazarak kendisini cesaretlendirmiştir. (Bkz. Fatih Sultan Mehmet ve Büyük İskender başlıklı yazımız)

Rivayet odur ki, II. Mehmed, Akşemseddin ile İstanbul’a girişte şehir halkı tarafından coşkuyla karşılanır, Bizanslılar Akşemseddin’i padişah sanıp ona sevgi gösterilerinde bulunur, çiçekler sunarlar. O ise sürekli olarak “Padişah ben değilim” diyerek halka yanındaki genç padişah II. Mehmed’i işaret eder. Durumu fark eden Cihan Padişahının cevabı ise muhteşemdir. Çevresindekilere hemen yanında yaya olarak yürüyen Akşeyh’i göstererek “Hünkâr benim ama o benim hocamdır. Çiçekler O’na layıktır!” der.


Bu arada İstanbul’un fethini anlatan meşhur bir tablo var, mutlaka görmüşsünüzdür. Fausto Zonaro (1854-1929) adlı İtalyan ressam tarafından yapılan bu resimde, Fatih Sultan Mehmet’in Romanos Kapısından (Fetihkapı) Constantinopolis’e girişi resmedilir. Muzaffer Komutan, beyaz atının üzerinde, vakur, dimdik oturmaktadır. Yanında hocası Akşemseddin, arkasında ve iki yanında da askerleri vardır. Resimde iki ilginç unsur olduğu kanaatindeyim. Bunlardan birincisi Fatih İstanbul’u fethettiğinde -hepimizin bildiği gibi- 21 yaşında olmasına rağmen resimde gür sakal ve gür bıyıklı 35-40 yaşlarında (abarttım mı acaba?) biriymiş gibi resmedilmesi. Sanki daha genç çizilmeliydi gibi geliyor bana. İkinci ilginç unsuru da yazımızın ilerleyen bölümlerinde sırası geldiğinde açıklayacağım.

 

II. Mehmed İstanbul’un fethinin ardından Ayasofya’da hutbesini tamamladıktan sonra, minberden iner ve hocasını büyük bir saygıyla imamete geçirir. Böylece Akşemseddin, fethin ilk Cuma namazını kıldırmış olur. Ayrıca Akşeyh, Fetih’ten sonra II. Mehmed isteği üzerine Ebu Eyyûb el-Ensarî’nin kabrini tesbit ettiği de bilinen başka bir gerçektir. Fethin en önemli günlerinde Ebu Eyyub’el Ensari’nin kabrini bularak ordunun maneviyatını yükseltmişti.

 

 

EBÛ EYYÛB EL-ENSÂRÎ'NİN KABRİ NASIL BULUNDU?

Fatih Sultan Mehmed Han, İstanbul’un fethinden sonra, daha evvel feth-i mübîn (açık ve parlak zafer) için gelip orada şehit düşmüş bulunan ashâb-ı güzînin (mümtaz ve meşhur sahabeler) kabirlerini tespit ettirmeye başladı. Bunlardan Hazret-i Peygamber’in (SAV) mihmandarlığını yapan Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin kabrini özellikle bulmak istiyordu. Erenler, vasiyeti üzerine surlara yakın bir yere defnedilmişti. 

 Ancak düşman tecavüzlerine karşı muhafaza amacıyla gizlenmiş olan bu mübarek kabr-i şerîf, bir türlü bulunamıyordu. Bunun üzerine Fatih, Akşemseddîn Hazretleri’ne müracaat ederek:“Efendi Hazretleri! Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin kabrini nasıl bulabiliriz?” diye sordu. Hazret-i Pîr, surların dışına çıktı, kırlığın ortasında kıbleye dönüp, yere seccadesini serdi ve namazını kılmaya başladı. İkinci rekâtta secdede dondu kaldı, bir türlü doğrulmuyordu. Başta Padişah olmak üzere tüm çevredekiler onun bu halini merak ve endişeyle beklemekteydiler ancak kimsede Erenin yanına gitme cesareti yoktu. Uzunca bir süre sonra Akşemseddin doğruldu. Ağlamaktan gözleri kan çanağı gibi olmuştu. Selam verip namazını tamamladıktan sonra genç Fatih’in yanına vardı. Onun meraklı bakışları arasında hemen yanındaki mindere oturdu ve “Devletlum dedi, az evvel Ol Mübarekle konuştum. Bu vaat edilmiş şehrin senin tarafından alınmasına ve artık mezarının bulunmasına çok sevindiğini iletti.  Karşılıklı gözyaşlarımızı döktük, sevinç gözyaşlarımızı. Ol mübarek, seccademin hemen altında yatmaktadır.” Gösterilen yer hemen korumaya alındı ve işaret olması için bir sopa dikildi. Ertesi güne kadar yeniçeriler başında nöbet tutacaktı.

Fakat Fatih, hocasına itimatsızlığından değil, ancak gönlünün tamamen mutmain olması için, geceleyin sopanın yerini değiştirtti. Ertesi gün, ikindi ezanından sonra başta Fatih Sultan Mehmed olmak üzere tüm heyet belirlenen yeri kazmak üzere gelindiğinde Akşemseddîn talebesi genç padişahın hayret nazarları arasında:“Sultanım! İşâretimizin yeri değişmiştir” deyip sopayı alıp tekrar eski yerine getirdi. Artık Padişahın gönlünde hiçbir şüphe kırıntısı kalmadı ve gösterilen yer kazılmaya başlandı. Derinliği üç ziraya varınca, dört köşe yeşil somaki bir mermer göründü. Üzerinde küfi yazı (arap harflerinin düz, köşeli ve geometrik olarak kullanılmasıyla ortaya çıkmış bir yazı türü) ile "Hazâ kabr-i Ebâ Eyyüb Ensâri" diye yazmaktaydı. O taş kaldırıldı, içinde Ebâ Eydiye yazılmış olduğu görüldü. O taş da kaldırılınca, içinde Ebâ Ey-yüb'ün vücudu safran ile boyanmış kefen içinde ter-ü taze görüldü ki sağ ellerinde bir tunç mühür vardı. Taş yine kapatılıp örtüldü.  Akşemseddîn Hazretleri’nin kerameti tahakkuk etti. Sultan Fatih’in emri üzerine kabir tamamen ortaya çıkarılarak 1454-1455 tarihlerinde üzerine bir türbe, yanına da bir cami ve medrese inşa edildi.

Buraya bir parantez açmakta yarar görüyoruz. Bazı anlatılarda Akşeyh’in bu ünlü sahabenin mezarını şehir alınmadan önce tesbit ettiği anlatılmaktadır. Ki bu mucizevî tesbit, uzun süren kuşatmadan bir sonuç elde edemeyen, morali bozulmaya yüz tutan Osmanlı asker ve komuta zincirinin bir anda moral bulmasına, şahlanmasına, dirilmesine neden olmuştur.

Yukarıdaki anlatıda da olay şehir alındıktan sonra yani II. Mehmed, Fatih Sultan Mehmed olduktan sonra yaşanmış olarak hikâye edilmekte.

Doğru olanı hangisi? Bunu bilmek bugün için olanaksız. En iyisi biz her ikisine de inanalım.!!!

 

EYYUB EL-ENSARİ’NİN HİKÂYESİ

622 yılının eylül ayı... İlk Müslümanlar, Mekkelilerin zulümlerinden kurtulmak için Mekke’den Medine’ye hicret ediyor. Medineliler coşku ve heyecanla, Hz. Muhammed'in (S.A.V.) kervanını bekliyor.  Sokaklarda Medineli Müslümanların gözyaşlarıyla "Allah’ın resulü hoşgeldin, buyur benim evime"  bağırışları yankılanıyor. Ortalıkta bir bayram havası var.

Kalacağı yer konusunda da adaletli olmak isteyen Peygamberimiz, çözüm olarak devesi Kasva’yı serbest bırakır. Kasva kendi halinde yol almaya başlar. Kimin kapısının önünde durursa o evin misafiri olunacaktır.

Peygamber “Deveyi kendi haline bırakınız. Çünkü o memurdur. Emir olunduğu yere gider, ona yol veriniz!” der.

Kasva, iki yetime ait olan bir bahçenin önünde durur. Tekrar yürümeye başlarsa da dönüp yine aynı bahçenin önüne gelir ve çöker. Peygamber bunun üzerine, devesinin üzerinden “İnşallah burası evimdir” diyerek iner.

Kasva'nın memurluğunda durulan ve bilahare Resulullah'ın satın aldığı bu bahçede yapılan mescit ileride “Peygambere ait” anlamına gelen Mescid-i Nebevi olacaktır.

İşte bu bahçeye en yakın evde oturan ve Akabe’de ilk biat eden kişi Halid bin Zeyd Ebu Eyyûb (Eyüp Sultan Hazretleri), peygamberi “Hoşgeldin ey Allah’ın Resulü” diyerek karşılar.

İlk karşılaşma böyle olur. Oysa aralarındaki bağ çok eskiye dayanmaktadır. Medine’de, Melik Tubba’nın evinde doğan Ebu Eyyûb, Hazrec kabilesinin Neccaroğulları kolundan. Melik Tubba ise Hz. Peygamber'den yüzlerce yıl önce yaşamış ve son peygamberin Medine’ye geleceğini öğrenip Medine'ye yerleşen ve esas ismi Esad olan Yemen padişahıdır.  (Melik Tubba hakkındaki geniş yazımız, bu incelememizin sonuna eklenmiştir. YN) Kâbe’ye ilk örtüyü örten de Melik Tubba Esad’dır (yedi çeşit örtüyle). Hem Mekke’de, hem de Medine’de hayırlar yapar ve Medine’de bir ev satın alarak çocuklarından birini oraya yerleştirir. Bir de mektup bırakır.

Mektupta kısaca şunlar yazılıdır: "Ben, Hazret-i Ahmed'in Allah tarafından gönderileceğine kesin olarak kanaat getirdim! Ömrüm, onun ömrüne yetişseydi, muhakkak ona yardımcı olurdum."

İstanbul Eyüp'teki türbesinde yatan ve Eyüp Sultan olarak bilinen Ebu Eyyûb el-Ensarî Halid bin Zeyd, Melik Esad’ın yedinci göbekten gelen çocuğudur. Atalarından emanet kalan bu kutuyu peygambere vermek ona nasip olur.

Mihmandar-ı Nebevî (Hz. Muhammed'i evinde ilk misafir eden sahabe) Alemdar-ı Nebi (Peygamberle birlikte tüm savaşlara katılan) ve vahiy kâtiplerindendir. Buhari, Ebu Eyyub el-Ensari’yi, Hz. Peygamber zamanında Kuran'ı bir araya getiren Ensar’dan 5 kişiden biri olduğunu belirtmiştir.

Ebu Eyyup el-Ensari, Hz. Resulullah vefat ettikten sonra 11 sahabe ile birlikte Hz. Ali’nin hilafet ve vesayetini savunmuştur. Bundan dolayı İbn-i Esir onu Hz. Ali’nin özel ashabından saymaktadır. Ebu Eyyub el-Ensari, Osman öldürüldükten sonra Hz. Ali’ye biat eden ilk kişilerden biri olmuş ve Ensar’ı da buna teşvik etmiştir. Ebu Eyyub el-Ensari, Hz. Ali’nin döneminde gerçekleşen tüm savaşlara katılmıştır. Ancak İbn-i Sa’d yalnızca Nehrevan, Akıdi ise Sıffin Savaşına katılmadığını zikretmişlerdir.  Ebu Eyyub’un şaşırtıcı kahramanlıklarını da kaydetmişlerdir.

 Nehrevan vaşında, Hz. Ali onu süvari birliğinin komutanlığına atamış ve savaş başlamadan önce kendilerine nasihatte bulunması, hak yola dönmeleri ve gerekli kanıtları sunması için Haricilerin (Dinî ve siyasî konulardaki aşırı görüşleri ve faaliyetleriyle tanınan fırka) yanına göndermiştir. Kendisine “Peygamberin büyük sahabelerinden olmana rağmen nasıl olur da Ali’nin yanında Müslümanlarla savaşıyorsun?” dediklerinde, onlara şöyle cevap vermiştir: “Allah Resulü, Ali ile birlikte Nakisin, Kasıtin ve Marikin’e karşı savaşmamız için bizden ahit aldı.”

Nehrevan savaşından sonra Hz. Ali tarafından Medine valiliğine atanmıştır. Hicretin 40. yılında Muaviye, Busr b. Ebu Ertad’ı 3000 kişilik bir ordu ile Hicaz’a gönderdikten sonra Ebu Eyyub el-Ensari Medine’yi terk ederek, Irak'a Hz. Ali’nin yanına gitmiştir. Busr b. Ertad, Medine’ye saldırıp şehri işgal etmesini takiben, Ebu Eyyub el-Ensari’nin evini ateşe vererek yakmıştır.

Ebû Eyyûb ihtiyarlık döneminde bile savaşır. Bazı kaynaklarda katıldığı seferlerin sonuncusunun Müslümanların 655 yılındaki ilk İstanbul kuşatması olduğu kaydedilmekte. Diğer kaynaklarda ise onun bu kuşatmadan bir süre sonra gönderilen Yezîd b. Muâviye kumandasındaki takviye birliğin içinde bulunduğu da rivayet edilir.

Ebû Eyyûb, kuşatma devam ederken hastalanarak 669 yılında vefat eder. Cenaze namazını Yezîd b. Muâviye kıldırır ve vasiyeti üzerine surlara yakın bir yere defnedilir.

Fâtih'in İstanbul'u fethi sürecinde kabrin yerinin Akşemseddin tarafından manevi keşif yoluyla belirlendiği biliniyor. (Yukarıda anlatmıştık)

İstanbul'un fethi sırasında sur dışında çok sayıda manastır, kilise, ayazma ve kutsal sayılan mezar bulunduğu için kabrin yerini kesin olarak bilmek mümkün değildi. Bir başka ihtimal de 1204 yılında Latinler'in İstanbul'u istilâsı esnasında şehir üç gün boyunca yağmalandığı ve Hıristiyanlarca kutsal sayılan yerler de yıkıldığı için Ebü Eyyûb'un kabrinin de tahrip edilmiş olmasıdır.

Avusturyalı tarihçi Joseph von Hammer (1774-1856), Hz. Eyyûb’un mezarının İstanbul’un fethi sırasında mucizevî bir şekilde bulunmasının, psikolojik ihtiyaçtan kaynaklandığını Osmanlı Devleti Tarihi eserinin birinci cildinde yazıyor.

Prof. Dr. Halil İnalcık ise Tarihçilerin Kutbu eserinde şunları anlatır: “İstanbul’un fethi sırasında dört düşman gemisi Haliç’e gelerek yardım getirdi. İstanbul’da halk, surlara çıkarak Türklere karşı gösteriler yaptı. Bizim asker arasında ümitsizlik doğdu, hatta bir kaynağımıza göre (Sadrazam Çandarlı Halil Paşa’nın da kışkırtmasıyla) bazı askeri gruplar, ‘Bu işin sonu yok’ diye kuşatmayı bırakıp gitmeye başladı. Çok nazik bir durum vardı. O zaman Akşemseddin Fatih’in şeyhidir. Hacı Bayram tarikatındandır. Eyüp El Ensari’nin mezarını bulmak için kolları sıvadı.

(...) Moralin düştüğü bir anda, Peygamber’in sahabesinden olan Eyüp’ün mezarını bularak askere moral vermek amacıyla padişahtan müsaade istiyor. Bugünkü Eyüp mevkiinde kazı yapıyorlar, orada eskiden manastırlar vardı, toprak altında yazılı mermer parçalar buluyorlar. ‘İşte mezar burası’ diye orduya ilan ediyorlar. Askere savaş için yeni bir şevk ve heyecan geliyor.”

Ünlü tarihçimizin bu açıklamasını dikkatle okumak gerek. Bir gerçeklikten değil, bir moral motivasyonundan bahsediyor bu konuda. Ayrıca Eyüp Sultan’ın mezarının bulunmasının fetihten sonra değil, bilakis fetihten önce olduğunu özellikle vurguluyor. Şimdi izninizle biz de bu hususta bir iki kelime edelim.

Şöyle ki;

Son yıllarda dikkatinizi mutlaka çekmiştir. “Resmi Tarih” ve “Resmi İdeoloji”, TV’ye çıkan, gazetelere konuşan herkesin ağzında bu iki moda kavram var. Herkes kendince tarihi aklayıp paklayıp yeniden yazmaya, önyargıları kırmaya pek heveskâr. Madem öyle, biz de Fetihle ilgili toplumda hâkim olan bir anlayışı/görüşü sorgulayalım! Hazır mısınız gerçeklerle yüzleşmeye...

Hz. Halid bin Zeyd Ebu Eyyub El Ensari yukarıda da detaylı olarak verdiğimiz gibi bir sahabeydi. Hz. Muhammed’i (S.A.V) Medine’deki evinde 7 ay misafir etti. Bedir, Uhud ve Hendek Savaşı’nın kahramanlarındandı. Hz. Ali’nin hilafeti döneminde onunla birlikte Haricilere karşı savaştı. Hatta Hz. Ali döneminde Medine kaymakamlığı yaptı. Hz. Ebu Eyyub’un (Aba Ayyup) hayatına dair bundan sonraki bölümler tamamen rivayettir. Yani söylentiden ibarettir. Bunlardan biri de İstanbul Eyüp Sultan’daki mezarıdır.

Bu arada aşağıda vereceğimiz tarihlerle ilgili bilgileri irdelemeden önce şu açıklamaları bir kenara not etmenizde fayda var.

 

(Birinci Bölümün Sonu)

FATİH VE AKŞEYH
CONSTANTOPOLİS'E GİRİŞ (ZANARO)
ABDÜLKADİR GEYLANİ
HACI BAYRAM VELİ
  • YORUMLAR (0)
  • YORUM YAP
    • İlk yorumu sen yap.
  • Ad Soyad E-mail Adres Yorum