ARAP BAHARI VE TÜRKİYE... II. BÖLÜM
29 Aralık 2019

Yemen Arap Baharı

Yemen Devrimi

2011’de ülkedeki yolsuzluk, yoksulluk, işsizlik gibi sebeplerle başkent Sana’da halk isyan başlattı. Fakat Arap baharının Yemen’e olumlu etki ettiğini söylemek mümkün değil. Yapılan protestoların ardından Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih koltuğundan indirilerek yerine yardımcısı olan Abd Rabbuh Mansur Hadi, geçti. 32 yıllık iktidarın ardından Mansur Hadi’nin başa geçmesi baharı getirmeyip tersine iç karışıklıkları başlattı.

Şiilerin bir parçası olan Husiler cumhurbaşkanlığı seçimlerine karşı çıkmaya başlayınca iktidar ve Husiler arasında ülkeyi Arap kışına çevirecek bir dönem başladı. Husiler uyguladıkları baskılarla iktidarı yeni kucaklayan Mansur Hadi’yi 2015’te görevinden alıkoydular. Şiilerin yemene karşı uygulamalarından ötürü Mansur Hadi’nin duyurusuyla Körfez ülkeleri başta olmak üzere 10 ülke olaya el koydu. Suudi Arabistan önderliğinde başlayan hava operasyonlarında arkasında İran güçlerinin bulunduğu Husiler’e ateş açıldı. Husilerin ele geçirdiği başkent Sana, hava saldırılarıyla bombalandı. Husiler ellerinde bulunan silahlarla saldırılara karşı koydular. Amerika ve mısır gibi ülkelerden Husiler’e yapılan operasyonlar için destek verildi.

100 kadar savaş uçak operasyonda kullanıldı devamında Suudi Arabistan sınıra 150 bin kadar askerini yerleştirdi. Husiler’e karşı saldırılarla beraber 22 üyeye sahip olan Arap Birliği toplantı düzenleyerek “ Arap Ordusunu” kurma kararı aldı. Dikkat çeken asıl nokta ise Arap Birliği Genel Sekreteri Nebil- El Arabi’nin Arap Ordusunun kurulma düşüncesinin 2014 yılına dayandığını ifade etmesidir. Ortada hiçbir tehdit olmadan ordu kurma planı, aklımıza başka soru işaretleri getiriyor. Suudi Arabistan ülkenin güneyinde tüm iç ve dış uçuşları iptal etti. Çatışmaların devam etmesiyle büyük ticaret limanları kapatıldı. “Kararlılık Fırtınası” adı altında yapılan operasyonlarda ölen sivil sayıları kesin değildir. Husiler’e karşı yapılan operasyonlar seyrekleşse de yer yer kararlılıkla devam etmektedir. Diğer Arap ülkelerinden olan Cezayir ve Ürdün’ün iktidarları Arap baharının olumsuzluklarına karşılık halkın isteklerine olumlu cevap verdi. Fakat bu iki ülke her an kendini Arap Baharının içinde bulabilir.

 

Cezayir Arap baharı

Cezayir’in avantajı Mısır, Libya ve Tunus’un yaşadığı Arap Baharı sürecini 90’ların başında yaşamış ve bugün artık sorunları olsa bile demokratik seçimleri tecrübe etmeye başlamış olması. 90’ların sonuna kadar devam eden iç savaş tecrübesinin, Cezayir için Arap Baharı sürecinde frenleyici bir etki yapmış olma ihtimali yüksek. 

1988’de başlayan büyük halk isyanı, yeni anayasa ve çok partili hayata geçişin ardından tıpkı Mısır ve Tunus’ta olduğu gibi yapılan ilk serbest seçimlerde askeri kanadın şahinlerinin sakıncalı bulduğu İslami çizgideki FİS açık ara galip gelmiş ve Cezayir çok ağır bir iç savaşın içinden geçmiştir. Yani bugün etkisi altına aldığı ülkelerde darbelerle ve iç savaşla sonuçlanan Arap Baharı sürecinin ilk Cezayir’de başladığı söylenebilir. Arap Baharı’nın neden kara kışa döndüğünü anlamak için bugün buralarda vekalet savaşı veren ülkelerin bu ülkelere dönük politikalarını, bu ülkelerdeki askeri-siyasi elitler arasındaki nüfuzunu iyi bilmek gerekir. 

 

Fas Arap Baharı 

Fas’ta gerçekleşen protesto hareketleri başlangıcı ve gelişmesi yönüyle 2011’de Tunus’ta yaşananları andırsa da sonuç aynı olmadı. Peki Fas neden ikinci bir Tunus olamadı? Bunun temelde iki sebebi var: ülkedeki mevcut monarşi rejimi ve bu rejimin liderlerinin halktan gelen meydan okumalara karşı nasıl tepki vereceklerini öğrenmiş olmaları. Fas’ın el-Huseyme kentinde 28 Ekim Cuma günü bir balıkçının çöp kamyonu presinde ezilerek öldürülmesi ülke genelinde büyük protesto gösterilerinin başlamasına neden oldu. Olayın gelişimi 2010’da Tunus’ta seyyar satıcı Muhammed Buazizi’nin ölümü sonrası başlayan ve ülkede siyasal rejimi değiştiren devrim hareketlerine benzediği için, Fas’ta da benzer sonuçların gerçekleşebileceği yönünde beklentiler oluşmuştu. Olayın gerçekleştiği el-Huseyme’de başlayan ve sonrasında ülkedeki anayasal monarşi düzenini hedef alan protestolar siyasal rejimden adalet ve değişim talebiyle kısa sürede Rabat, Fez, Marakeş, Kazablanka gibi büyük şehirlere yayıldı. Fas’ta Arap Baharı sürecinde de büyük protestolar olmuş ancak bu protestolar zaman içerisinde gücünü yitirerek sona ermişti. O zamandan beri gerçekleşen bu ilk büyük protesto hareketinin sonucu da selefinden farklı olmadı.

 

Ürdün Arap Baharı

Ortadoğu’nun en istikrarlı ülkelerinden olan Ürdün'de son günlerde yaşanan gelişmeler, bölgede zaten mevcut keşmekeşi daha da karmaşıklaştırarak bir hercümerce dönüştürme eğilimi göstermekte. Bölgenin hacim olarak küçük (89 bin km2), ama öznel ağırlık açısından bu büyük ülkesinde olanlara biraz daha yakından bakmak, Ortadoğu’nun mikro örneklerinden olan ve bir sosyolojik laboratuar özelliği taşıyan Ürdün’de ve dolayısıyla Ortadoğu’da nasıl bir geleceğin bizi beklediği konusunda fikir verebilir. Ürdün’ün sadece coğrafi konumuna bir göz atmak bile Ortadoğu için ne denli mühim olduğu hususunda aydınlatıcıdır. Suriye, Lübnan, Filistin, İsrail, Irak, Suudi Arabistan ve Mısır’ın tam ortasında, yani tam bir ateş denizinin merkezindeki istikrarlı bir ada, Ürdün. Asya, Avrupa ve Afrika’nın merkezi olan Ortadoğu’nun 'epicenter'ında (merkez üssü) yer almakta.

Yüzde 95’ten fazlası Sünni Müslüman olan 10 milyonun üstündeki nüfusu, otokton (belli bir bölgede yerleşik) Hıristiyan bir Arap azınlığa da sahip. MÖ 400’lerde Ortadoğu’da önemli bir ticaret ağına sahip Nabatiler* ve başkentleri Petra (Ürdün'ün Lut Gölü ile Akabe Körfezi arasındaki toprakları üzerinde yer alan antik kent) ile meşhur. İngilizlerin Birinci Dünya Savaşında, Şerif Hüseyin’e Osmanlılara isyan etmesi karşılığında verip de tutmadıkları “Birleşik ve Büyük Arap Krallığı” vaadinin küçük bir bergüzârını (armağan), “Ürdün Hâşimî Krallığı” adında bulmanız olası. Bu da bizlere Ortadoğu’da idealler ile gerçeklerin birbirinden ne kadar farklı ve emperyal güçlere güvenmenin ne kadar beyhude, boş olduğunu göstermesi açısından oldukça mânidar.

 

  • Nabatiler Josephus zamanında Fırat ırmağından Kızıldeniz'e kadar uzanan ve Suriye ile Arabistan arasındaki sınır bölgesindeki vahalardaki yerleşimleri kapsayan ve "Nebate" ismi verilen alanda yaşayan kadim semitik, güney Ürdün'lü, Kenan'lı ve kuzey Arabistan'lı Araplardı. 

 

Ülke ismini Ürdün Nehri'nden almakta, zira 'Ürdün' kelimesi köken olarak 'nehir' manasına geliyor. Ülke nüfusunun yarıdan fazlasını Filistinlilerin oluşturması, Ürdün’ü ABD ve İsrail açısından da önemli kılıyor. Tabi son dönemlerde bölgedeki istikrarsızlıklar nedeniyle önemli miktarda Irak ve Suriyeli mülteciyi de barındırıyor.

1953’te henüz 17 yaşındayken kral olan Hüseyin, 1999’daki vefatına kadar 46 yıl boyunca fosfattan başka herhangi bir yer altı zenginliği olmayan Ürdün’ü, “Soğuk Savaş” döneminde Arap liderler, Sovyetler Birliği ve ABD ile Batı arasında kurduğu denge politikası ve aldığı dış yardımlarla, bütün fırtınalara rağmen ayakta tuttu. 1967 Altıgün savaşında Batı Şeria’yı İsrail’e kaptırmasına rağmen, halkı nezdindeki popülerliğini hep korudu. 1970 yılında Ürdün ile Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) arasındaki Kara Eylül olarak bilinen çatışmalardan da galip çıkmasını bildi. 1999 yılında babası Hüseyin bin Talal’ın vefatıyla onun yerine kral olan 1962 doğumlu Abdullah bin Hussein bin Talal bin Abdullah bin Hussein bin Ali, halen bu görevi sürdürmektedir.

 

Ancak hayatını dış yardımlar ve desteklerle sürdüren Ürdün’ün kısa tarihi boyunca en büyük problemleri hep ekonomik olanlardı. 1988 krizinin ardından ertesi yıl petrol gibi pek çok ürüne ve vergilere zam geldiğinde “Gerçek Ürdün” olarak niteleyebileceğimiz Maan, Kerek ve Tafila gibi kentlerde baş gösteren protestolar, Kral Hüseyin’in hükümeti yenilemesi ve demokratik reformlar yapmasıyla sonuçlandı. 1990 Körfez krizi esnasında, Ürdün’ün Irak yanlısı tutumunun iktisadi sonuçları ağır olmuştu. Batı ve Körfez ülkelerinin dış yardımları kesildiği gibi, Kuveyt’te çalışan 400 bin Filistinlinin geri gönderilmesi, ülkedeki ekonomik durumu sarstı. 1994 sonunda, İsrail ile barış anlaşması imzalayan Ürdün, 2011 Arap Baharı hareketlerini de yara almadan atlatmayı başardı. Arap Baharı hareketlerinin de etkisiyle 2011 başlarında Ürdün’de yapılan protestolar, hükümetin değiştirilmesi ve yeni reformlar vasıtasıyla söndürüldü. Suudi Arabistan ve Fas’ta olduğu gibi hanedanların toplum nazarındaki meşruiyetleri ve baba rolündeki kralların, ülkelerindeki hareketler karşısında, hızla reformlar vaat etmeleri, Arap Dünyasındaki diktatör cumhuriyetlerle karşılaştırıldığında, bu monarşileri bu tür fırtınalara karşı dayanıklı kılmaktaydı.

 

Ürdün’de son süreçte IMF kaynaklı vergi tasarısına karşı yapılan hareketler ise Arap Baharından ziyade Körfez’in yakıcı sıcağının etkilerini taşıyor. Özellikle Filistin konusundaki yeni plana boyun eğmemekte direnen Ürdün’e karşı Körfez ülkelerinin ve ABD’nin mali yardımları sopa olarak kullanılıyor. Genel manada Ürdün’de bir karışıklık olmasını hiç istemeyen ABD ve İsrail’in yeni Filistin planı için Körfez ve Mısır'la birlikte oluşturdukları cepheye direnen Ürdün, tıpkı Katar’a yapıldığı gibi cezalandırılarak yola getirilmeye çalışılıyor. Filistin meselesinde Türkiye ile aynı safta yer alan Ürdün, son dönemde Türkiye-Ürdün serbest ticaret anlaşmasını askıya almak zorunda kaldı.

 

Ürdün bu protesto hamlesini de, âdet olduğu üzere başbakanını değiştirip, vergi tasarını gözden geçirip yeni reformlar vaadiyle savuşturmayı deneyecek. Ancak bu sefer protestoların kaynağı, Arap baharından ziyade Körfez ülkelerinin mali yardımları keserek, Körfez sıcağını, nispeten mutedil bir iklime sahip olan Ürdün’e taşımaları. Bu ise işlerin daha zor olacağı anlamına geliyor. İşsizlik ve hayat pahalılığı ile bunalan Ürdünlü gençlerin pek çoğu Körfez’de çalışıyor ve Ürdün’ün direnci karşısında bunların iş akitlerinin (tıpkı 1990’daki Kuveyt krizinde olduğu gibi) feshedilmesi ülkede yeni krizlere yol açabilir. Nasıl Mısır’da ekmek ve yakıt  fiyatlarının artması her zaman isyan vesilesi olabilirse, Ürdün’de de felâfel* ile humus fiyatlarının artması aynı tehlikeyi taşır.

 

  • Falafel, Ortadoğu mutfağının en bilinen lezzetlerinden bir tanesidir. Falafel ya da Tamiya, humus ve künefe gibi artık tüm Ortadoğu'ya mal olmuş İsrail ve Filistin kaynaklı bir yemektir. Nohut köftesi veya bakla ezmesinin çeşitli baharatlarla karıştırılarak yağda kızartılmasıyla yapılır.

 

Ürdün’e ekonomi, yani insanların midesi üzerinden yapılan bu hareket, bana Suriyeli meşhur öykü yazarı Zekeriyya Tâmir’in (D.1931- ) “Onuncu Gününde Kaplanlar” (en-Nümûr fi’l-yevmi’l-âşir) isimli hikâyesini hatırlattı. Zira Arap dünyasını anlamanın en iyi yollarından birisi, baskılar nedeniyle, ancak halk arasında ağızdan ağıza dolaşabilen siyasi nükteler ile fabllara kulak kabartmak olsa gerek. Zekeriyya Tâmir’in bu öyküsünde, Arap Dünyasında halk ve muhalefet vahşi, kendini beğenmiş, hürriyetine düşkün ve gururlu bir kaplan olarak anlatılırken, yönetimler de onların terbiyecisi olarak tasvir edilir. Bir kafese (ülke) kapatılan ve önceleri açlıkla terbiye edilmeye karşı direnen özgürlüğüne düşkün ve gururlu tutsak kaplan, onuncu günün sonunda açlığa dayanamayarak terbiyecisinin her istediğine boyun eğen kâğıttan bir kaplana ya da köleye dönüşür.

 

 

Yasemin Devrimi (Tunus Arap Baharı)

 

26 yaşındaki genç Buazizi 4 Ocak günü hayatını kaybettikten sonra protestolar daha da büyüdü. İsyanın büyümesiyle beraber hükümeti 23 yıl kadar yöneten Devlet Başkanı Zeynel Abidin Bin’i korku sarmıştı, isyancıların protestoları ve çığlıkları sokakları inletiyordu. Sokaklarda Zeynel Abidin’e karşı, yönetimi terk etmesi yönünde sloganlar atılıyor ve her yer devlet başkanına olan nefretin kanıtlarıyla dolup taşıyordu. Bu isyanlara bir de başka ülkeler katılınca Zeynel Abidin, çözüm arayışlarına yöneldi. İlk olarak olağanüstü hal ilan edildi. Olağanüstü hal ilan edilmesiyle ülkedeki isyanlar giderek hızla yayıldı. İsyanların dinmemesiyle beraber Zeynel Abidin, halkın kızgınlığının geçmesi adına bazı yeni açıklamalar yaptı. Zeynel Abidin 300 bin kişiye iş imkânı sunulacağını ve 2014 yılında görevinden ayrılacağını açıklasa da muhalifler bundan tatmin olmayıp isyanlara devam etti.

 

Diğer bir çözüm olarak 14 Ocak’ta sokağa çıkma yasağı getirildi, fakat bu olayları daha da kızıştırdı. Halk buna tepki olarak İçişleri Bakanlığının etrafını sardı ve polisler halka tepki olarak gaz bombaları ve ağır silahlarla saldırdı. Bu olaylarda 200 kadar Tunuslu hayatını kaybetti.  Asla davalarından sapmayıp Zeynel Abidin Bin aleyhine sloganlar atmaya devam ettiler. Zeynel Abidin ilk olarak hükümeti görevden aldığını, besin fiyatlarını düşürdüğünü, iç işleri bakanı ve diğer bakanlarını görevden aldığını belirtse de halk isyana devam etti. Çünkü Tunus halkının amacı Zeynel Abidin ve var olan hükümeti yok etmekti. 14 Ocak günü Zeynel Abidin görevden ayrıldığını belirterek ülkeden kaçtı. Büyük sevinçle dolan Tunus sokaklarında zafer sesleri yükseliyordu. Halk sosyal ağlar aracılığıyla birbirine kenetlenip daha da hırslandı ve sonuç olarak zafer halkın oldu. Arap halkı yaşanan bu olaya “Yasemin Devrimi” ismini verdi. Dünyada büyük yankı uyandıran Arap Baharı sırasıyla başka Arap ülkelerinde de esmeye başladı.

 

AB5
AB6
AB7
AB8
  • YORUMLAR (0)
  • YORUM YAP
    • İlk yorumu sen yap.
  • Ad Soyad E-mail Adres Yorum