ARAP BAHARI VE TÜRKİYE.....
29 Aralık 2019

17 Aralık 2010’da Tunus’ta yaşanan olay, birçok Arap ülkesinde yaşanan haksızlıkları, adaletsizlikleri bir nebze de olsa ortadan kaldırdı. Mühendislik mezunu olan Muhammed Buazizi işsizlik sebebiyle okuduğu mesleği icra edemediği için, seyyar satıcılık yapıp sebze ve meyve satmaya başladı. 17 Aralık 2010 günü satış yaptığı esnada Buazizi’nin yanına bir zabıta memuru geldi ve ona ruhsatsız iş yapamayacağını söyledi. Aralarında tartışma başladı ve zabıta memuru Buazzi’ye hakaret ettikten sonra tokat attı. Bu olayı sindiremeyen Buazizi, protesto için valiliğin önünde kendini yaktı. Halk yaşanan bu olayla birlikte adeta çılgına döndü ve sokaklara dökülmeye başladı. 18 Aralık’ta Tunus’ta büyük bir protesto başladı ve bu protesto her şeyi değiştirdi. Buazizi’nin giriştiği eylemle beraber Arap dünyası bir anda değişti ve taşlar yerinden oynamaya başladı. Arap Baharı’nın fitili ateşlenmişti artık. Bundan böyle hiçbir şey eskisi gibi olamayacaktı.

 

Ortadoğu’da gerçekleşen her olay sadece bu coğrafyaya komşu ülkeleri değil, binlerce km. uzaklıktaki, başka kıtalardaki ülkeleri toplumları da ilgilendirmektedir. Büyük enerji kaynakları üzerinde oturan belli başlı petrol, doğalgaz üreticisi konumundaki ülkelerin, bizim “Enerji Canavarı” adını verdiğimiz emperyalist ülkelerce rahat bırakıldığını ve gelecekte de rahat bırakılacağını düşünmek hak verirsiniz ki, büyük bir safdillik olacaktır.

 

Ortadoğu’daki olumsuz gelişmeler burayla da sınırlı kalmayarak, bildiğiniz üzere enerji soğuk savaşları nedeniyle Doğu Akdeniz’e de kaymış durumda. İşte bu aşamada Türkiye elbette ki, Orta Doğu’da aleyhine hazırlanan planları boşa çıkardığı gibi, Doğu Akdeniz’de de elinin kolunu bağlayıp bu oldubittilere seyirci kalamazdı, kalmadı da. Elbette sıkıntılı olmuştur bu süreçler, olabilecektir de, ancak gelecek kuşaklara sağlam, başı dik bir Türkiye bırakmak uğruna, her Türk evladının bu konularda tek vücut olacağına dair inancımız tamdır.

 

Nerelerden bugünlere gelindi, nasıl gelindi sorularına bir cevap olarak, hafızalarımızı bir nebze olsun tazeleyebilmek amacıyla, konuyla alakalı bir araştırmamızın özetini sunuyoruz aşağıda.

Bu çalışmamızda; Kuzey Afrika ve Arabistan Yarımadası’nda 2010 yılının son aylarından itibaren yaşanmaya başlayarak devam eden ve Arap Baharı adı verilen toplumsal olaylar üzerinde durduk. Bu kapsamda siyasi coğrafya açısından; hareketin yaşandığı sahanın coğrafi özellikleri, enerji kaynakları açısından önemi, ABD ve AB devletlerinin mekânsal düzenlemedeki amaçları ve rolleri, tarihi ve coğrafi bağları nedeniyle yaşanabilecek gelişmeler karşısında Türkiye’nin tutumuna değinilmiştir.

 

Mekânı oluşturan coğrafi unsurların her ülkeye eşit bir şekilde dağılmamış olması, söz konusu unsurların paylaşımı için plan ve projelerin ortaya konmasına ve bu amaçla sınır mücadelelerinin, ayaklanmaların ve iç savaşların yaşanmasına neden olmaktadır. Kuzey Afrika ve Ortadoğu Ülkelerinde yaşanan ve halen bazılarında yaşanmakta olan Arap Baharı Hareketi de bu duruma örnek oluşturmakta ve yenidünya düzeni açısından önem taşımaktadır.

 

Coğrafi konumu nedeniyle Türkiye, süreçten en fazla etkilenen devletlerin başında yer almaktadır. Bu nedenle Türkiye akılcı, barış yanlısı demokratik bir siyaset belirleyerek gelişmelere uyum sağlayacak çok yönlü politika izlemelidir.  Ortadoğu ve Kuzey Afrika, önemli suyollarının geçiş güzergâhında bulunmaları ve yaklaşık 150 yıldır petrol - doğalgaz gibi zengin enerji kaynaklarının varlığı nedeniyle güçlü devletlerin hâkimiyet mücadelesine ev sahipliği yapmaktadır. Bu özelliği ile saha, siyasi coğrafya açısından önemini yitirmemektedir. 19. yüzyıl sonlarından itibaren Avrupa’da sanayinin hızla yayılması sonucunda ucuz ve bol hammaddeye sahip olabilme konusunda ortaya çıkan rekabet ortamı, dünya siyasetinde sömürgeciliğin doğmasına zemin hazırlamıştır. 20. yüzyılın başlarından itibaren hızlanan sömürge edinme yarışı, ihtiyaç duyulan enerji kaynakları (petrol ve doğalgaz) açısından zengin ülkelerin mekânsal ve ekonomik açıdan elde tutulmasına yönelik siyasi ve askeri girişimlerin yapılmasına neden olmuştur. Bu girişimlere örnek olarak; I. ve II. Dünya Savaşları, İsrail’in kurulması, Büyük Orta Doğu Projesi (BOP), Körfez Savaşı, Afganistan ve Irak işgalleri ve son olarak da Arap Baharı'nı örnek olarak verebiliriz.

 

2009 yılından beri ABD, Japonya, Fransa, İngiltere ve İtalya gibi pek çok gelişmiş ülkede yaşanan ekonomik kriz ve artan enerji fiyatları, bütçe açıklarının kapanmasında enerji kaynaklarının daha ucuz ve güvenli bir şekilde temin edilmesinin gerekliliğini arttırmıştır. Bu amaçla petrol ve doğal gaz açısından zengin Kuzey Afrika ve Ortadoğu devletlerine yönelik ekonomik çıkarlı siyasi girişimler ön plana çıkmıştır. Ancak bu kez her zamankinden farklı olarak ABD ve müttefikleri, doğrudan askeri müdahale ile değil halk isyanlarının çıkarılması ve desteklenmesi yoluyla, kendileri açısından uyumsuz görünen liderlerin görevden ayrılmasını sağlayarak, mekânsal bir düzenlemeye yönelmişlerdir. Özellikle Libya’da koalisyon güçlerine verilen destek ve ABD Temsilciler Meclisi’nin 2012 Bütçesi’nde Mısır’a 250 milyon sosyal yardım ve 1.3 milyar $ askeri yardım; Tunus’a ise 30 milyon $ ayırması verilen desteği açıkça ortaya koymaktadır.

 

Yaşanan süreçten olumsuz etkilenen devletlerden başında, bölge devletleri ile tarihi ve mekânsal bağları bulunan Türkiye gelmektedir. Türkiye ve ilgili devletler arasında siyasi sorunların ortaya çıkması, bölge devletleri ile gerçekleştirilen ticaret hacminin daralması ve turizm faaliyetlerinin azalması, Suriyeli yaklaşık 80.000 göçmenin Türkiye’ye sığınması (ki bu sayı 2019 yılı sonunda 4.000.000 kişiye ulaşmıştır.Y.N.), yaşanan gelişmelerden rahatsızlık duyan ve tepkilerini dile getiren bir kamuoyunun oluşması, BM’de siyasi aktörler arasındaki gruplaşmaların ve vetoların yaşanması gibi gelişmeler; Türkiye açısından yaşanan sıkıntılara örnek verilebilir. Değişimlerin yaşandığı devletler ile siyasi, sosyo-ekonomik ve kültürel ilişkilerin varlığı, etnik grupların hâlâ ülkelerinde isteklerine kavuşamaması, Mısır’da olduğu gibi devlet yönetiminde ordunun ön planda olmaya devam etmesi, bölge ülkeleri üzerine yeni projelerin dile getirilmesi, Türkiye’nin misyonu ve rolü üzerine görüşlerin öne sürülmesi, bölgesel güç olma yolunda ilerleme isteği gibi unsurlar; Türkiye’nin yaşananlara karşı kayıtsız kalmasını engellemektedir. Petrol ve doğalgaz gibi enerji kaynaklarının paylaşımına, siyasi rejimlerinin değişimine ve mekânsal düzenlemeye yönelik bir girişim olan Arap Baharı, sahip olduğu özellikler ile siyasi coğrafya açısından önem taşımaktadır. Tüm bu özellikler göz önüne alındığında, enerji kaynaklarının paylaşımı nedeniyle bölgenin her zaman için kırılgan ve istikrarsız bir yapıya sahip olduğu anlaşılmaktadır.

 

 

TÜRKİYE ARAP BAHARI’NIN NERESİNDE?

 

Coğrafi konumu, dini inançları ve tarihi bağları nedeni ile Türkiye’nin, söz konusu süreçten etkilenmesi yadsınamaz. Bu durum, Türkiye’yi siyasi karışıklıklar yaşayan devletler ile ilişkilerinde denge unsuruna dayalı ama çok yönlü bir siyaset izlemeye yönlendirmektedir. Türkiye’nin üstlendiği ya da Türkiye’ye yüklenmek istenen rol, komşularımız ile sıfır sorun hedefinin yeniden değerlendirilmesi gerçeğini de ortaya koymaktadır. Türkiye, büyük ihtimalle Büyük Orta Doğu Projesi kapsamında yer alan ve bu nedenle aşama aşama uygulamaya konulan Arap Baharı ile ilgili her türlü gelişmeye hazırlıklı olmalıdır. Bu kapsamda söz konusu sahada yer alan devletler ile olan askeri, siyasi, ekonomik, sosyo-kültürel ve dini ilişkilerini çok iyi analiz etmelidir.

 

Türkiye, bölge devletleri ile üstünlük ya da hâkimiyet kurma düşüncesine girmeden eşitlik ve saygınlık çerçevesinde çok yönlü ilişkiler kurmalıdır. Bu doğrultuda, bölgedeki sorunlara kayıtsız kalmamalı, barış ve istikrar arayışı çalışmalarına aktif olarak katılmalı ve bölge devletlerinin güvenini kazanmalıdır. Genç ve dinamik muhalif gücün başarılı olması durumunda önündeki en büyük sıkıntı, siyasetteki kapasite ve deneyim eksikliği olabilir. Bu durum, ileriki süreçte yeni oluşturulacak yönetim kadrolarının oluşturulmasında ve dolayısıyla devletlerin yönetiminde sıkıntıların yaşanmasına yol açabilir. Bu kapsamda Türkiye, demokraside sahip olduğu deneyimi yeni yönetim oluşumu sağlanacak devletler ile paylaşmalıdır. Böyle bir girişim Türkiye’ye bölge liderliği açısından artı bir kazanım sağlayacaktır. İdeal anlamda bakıldığında, Türkiye’nin bölgenin demokratikleşmesinden en fazla memnun olacak devletlerden birisi olacağı açıktır.

 

Süreç boyunca Türkiye; Rusya, İran, Suriye ve İsrail ile olan ilişkilerini daha dikkatli bir şekilde sürdürmelidir. Aksi takdirde bu devletler ile yaşayacağı sorunlar,Türkiye’nin barış ve güven ortamına dayalı bir Ortadoğu isteğini zora sokabilir. Bu açıdan ele alındığında Türkiye, artan petrol ve doğalgaz ihtiyacını, sağlanabilecek huzur ve güven ortamında daha rahat bir şekilde karşılayabileceğini unutmamalıdır. Yukarıda da belirttiğimiz üzere Suriye’de başlayan iç çatışmalar ile birlikte Türkiye’ye gelen sığınmacı sayısı 2019 sonu itibariyle yaklaşık 4 milyona ulaşmış durumdadır. Sığınmacılar için gerekli alt yapı ve insani yardımların sağlanması Türkiye için önemli bir maddi yük oluşturmaktadır. Bu maddi yükün uluslararası örgütler tarafından sadece sözlü iltifatlar ya da teşekkürler ile değil maddi anlamda da desteklenmesi sağlanmalıdır. Bu arada son zamanlarda sığınmacılar ile Türk vatandaşlar arasında yaşanan sosyal sorunlar da göz ardı edilmemeli ve bu konuda yetkililer tarafından gerekli önlemler alınmalıdır.

 

Görüldüğü üzere Türkiye, siyasi coğrafya açısından coğrafi konumunun sağladığı stratejik önem ve çevresindeki sıcak temas alanları nedeniyle Ortadoğu’nun geleceği üzerine sergilenen mekânsal paylaşıma dayalı senaryolarda çok önemli bir yere sahiptir. Uluslararası her türlü sorunda ya da savaşta Türkiye mutlak bir tavır takınmak zorunda kalmaktadır. Bu nedenle Türkiye iç ve dış siyasette istikrarlı olmalı, uzun vadeli çok yönlü stratejik planlamalar yapmalı, kendi çıkarlarını belirleyerek bu çıkarlar doğrultusunda hareket etmeli ve her türlü senaryoya karşı hazırlıklı olmalıdır. Bu konuda mekâna dayalı unsurlarının ulusal ve uluslararası siyasetteki etkisini çok iyi değerlendirmelidir.

 

 

SONUÇ

 

Arap baharı ile değişen iktidar yapıları ve devrilen otoriter yönetimler, bölgenin Sosyo-ekonomik ve siyasi coğrafyasında bir dönüşüm süreci başlatmıştır. Bölgede uzun süredir dar bir elit zümre ya da belirli bir mezhebin tekelinde bulunan iktidarların ayaklanmalar ile el değiştirdiği ya da demokrasi yolunda reform yapmaya zorlandığı görülmektedir. Örneğin; Tunus, Mısır ve Libya’da iktidar değişiklikleri yaşanmış, Suriye ise iç savaşın ve olası rejim değişikliğinin eşiğine gelmiştir.

 

Arap Baharı, diktatörlüğe dayalı rejimlerin değiştirilmesi ve bölgedeki etnik grupların demokratik seçimlerle tanışması gibi olumlu özellikleri yanında, çok tehlikeli gelişmelere de neden olabilecek bir süreçtir. Çünkü yönetim değişikliği yaşanan devletlerde, yeni yönetimlerin kurulması sırasında dış baskılar nedeniyle ortaya çıkabilecek etnik ya da mezhepsel çatışmalar, bölge için istenmeyen bir ortamın oluşmasına yol açabilecektir. Bu nedenle devlet yönetiminde etkili olacak siyasetçiler ve bürokratların, devletin yönetimine ilişkin yapılanma ve karar alma mekanizmasında toplumun tamamını temsil edecek bir yapılanmaya gitmesi zorunludur. Enerji kaynaklarının paylaşımı, yönetimi ve arz güvenliği sadece sahip devletler açısından değil aynı zamanda ABD ve AB devletleri açısından da önem taşımaktadır. Küresel toparlanmanın sekteye uğramasına neden olacak en büyük tehditlerden başında, yükselen petrol fiyatları gelmektedir. Konunun merkezinde ise Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da yaşanmakta olan siyasi istikrarsızlık yer almaktadır. Bu nedenlerden dolayı söz konusu sahalar üzerine uygulanmak istenen düzenlemelerin kısa sürede bitmeyeceği ortadadır.

 

Arap Baharının kendi istedikleri şekilde gerçekleşmesi durumunda ABD ve müttefikleri, bir yandan bölge devletleri üzerindeki nüfuzlarının devamlılığını ve enerji arzındaki güvenliklerini sağlamış, öte yandan da Rusya, Çin ve İran’a karşı yeni bir düzenlemeyi gerçekleştirerek konumlarını güçlendirmiş olacaklardır. Ayrıca İsrail’in güvenliğinin de temin edilecek olması, yaklaşan ABD başkanlık seçimleri öncesinde Yahudi lobisinin güveninin kazanılmasını sağlayacaktır. Ancak burada kesinlikle göz ardı edilmemesi gereken husus Rusya’nın bir oldubittiye asla göz yummayacağıdır.

 

Sürecin sonunda demokratik yönetimlerin ve yöneticilerin egemen olduğu, demokrasi ve insan haklarının ön plana çıktığı, savaş yerine barışın istendiği, silah ticareti yerine bilgi ve teknoloji paylaşımın gerçekleştiği, sosyo-ekonomik gelişmenin hızlandığı bir Ortadoğu elbette İsrail’in işine gelmeyebilir. Böyle bir durumda Ortadoğu, İsrail’in istediği gibi yönlendiremediği, at koşturamayacağı bir bölge anlamına gelecektir.

 

Kuzey Afrika ülkelerinde yaşanan gelişmelerin siyasi ve psikolojik etkileri Afrika kıtasının her köşesine yayılmaya başlamış durumdadır. Afrika ülkeleri ile ilgili çalışan uzmanlar, Mısır ve Libya benzeri ayaklanmaların orta vadede Afrika'nın genelinde başlayıp başlamayacağını anlamaya çalışıyor. Sorulan soru şu: Sıra kimde?

 

Mısır, Libya ve Tunus’ta oluşacak yeni yönetimlerin, halkın isteklerini göz önüne alan anayasal bir yapılanmaya gideceklerini belirtmesi söz konusu devletlerde yaşayan vatandaşların insani yaşam standartları açısından olumlu bir gelişme olacaktır. Böyle bir gelişme ileriye dönük olarak bölgenin kendisine daha fazla güvenmesi, kendi haklarını savunabilmesi, kendi mekânsal unsurlarını kendi kontrolünde düzenleyebilmesi, daha adil ve huzurlu bir sosyal yaşam yapısı oluşturabilmesi, artık kaos - karmaşa - terör gibi ifadeler ile anılmaması açısından yararlı olacaktır.

 

2010 yılının son aylarında başlayan ve Arap Baharı olarak adlandırılan halk hareketleri konusunda temelde düşünülmesi gereken konu “ Yaşanan bu ayaklanmaların sonucu ne olacak? Kazananı ve kaybedeni kimler olacak?” sorularının cevaplandırılmasıdır. Büyük olasılıkla kazanan bölgede yaşayan vatandaşlar olacaksa kaybeden de liderler olacaktır. Çünkü liderler ya devrilecekler ya da belirli bir yönetim değişikliğine ve reform yapma yoluna gitmek zorunda kalacaklardır. Hareketlerin olası bir ikinci sonucu ise eğer bölge ülkelerinde yönetim tarzı değişir ve demokratikleşme gerçekleşirse, marjinal gruplar ve terör örgütleri de etkinliklerini kaybedecektir.

 

Son olarak, Arap Baharının yol açtığı siyasi dönüşümlerin Mohamed Bouazizi’nin öncüsü olduğu alt sınıfın ekonomik açıdan taleplerini ne ölçüde karşılayabileceği yıllardır çalışmalarına karşın en düşük geliri elde etmeleri, yönetimde etkin olamamaları, siyasi baskı altında yaşamaları gibi sorunları nasıl çözebileceği de belirsizliğini korumaktadır. Özetle; Arap Baharı 17 Aralık 2010 Tunus'ta bir gencin kendini yakmasının ardından tüm Tunus halkının giriştiği eylemle beraber Arap dünyasına gelen bunalım dönemidir. Yapılan protesto sonucu birçok Arap ülkesi, Tunus’tan etkilenip özgürlük için savaşmıştır. Tunus, Mısır, Libya, Suriye, Bahreyn, Ürdün, Yemen gibi ülkeler Arap baharından en çok etkilenen ülkelerdir.

 

Bilindiği üzere Arap halkı çok büyük petrol rafinelerini elinde barındırdığı için zenginlik içinde yaşamaktır. Peki sizce bütün Arap milletleri zengin mi? Tabi ki hayır, bir kısmı yani büyük ticaret aileleri veya soylu aileler zenginlik içinde yaşarken diğer kesim açlıkla karşı karşıyadır. Çoğunun giyecek kıyafeti bile yokken zengin Araplar en lüks şekilde hayatlarına devam etmektedirler. Arap baharı olayının sebepleri arasında; siyasi yozlaşma, ifade kısıtlaması, gıda enflasyonu, usulsüzlükler, gelir dağılımındaki adaletsizlik, diktatörlük ve kötü yaşam koşulları vardır. Birçok kişinin hayatını kaybettiği bu özgürlük savaşını kimin kazandığı hala belli değil. Şimdi olayın nasıl geliştiğini ve diğer ülkelere nasıl yayıldığını inceleyelim. .

 

Tunus Arap Baharı

 

26 yaşındaki genç Buazizi 4 Ocak günü hayatını kaybettikten sonra protestolar daha da büyüdü. İsyanın büyümesiyle beraber hükümeti 23 yıl kadar yöneten Devlet Başkanı Zeynel Abidin Bin’i korku sarmıştı, isyancıların protestoları ve çığlıkları sokakları inletiyordu. Sokaklarda Zeynel Abidin’e karşı, yönetimi terk etmesi yönünde sloganlar atılıyor ve her yer devlet başkanına olan nefretin kanıtlarıyla dolup taşıyordu. Bu isyanlara bir de başka ülkeler katılınca Zeynel Abidin, çözüm arayışlarına yöneldi. İlk olarak olağanüstü hal ilan edildi.

Olağanüstü hal ilan edilmesiyle ülkedeki isyanlar giderek hızla yayıldı. İsyanların dinmemesiyle beraber Zeynel Abidin, halkın kızgınlığının geçmesi adına bazı yeni açıklamalar yaptı. Zeynel Abidin 300 bin kişiye iş imkânı sunulacağını ve 2014 yılında görevinden ayrılacağını açıklasa da muhalifler bundan tatmin olmayıp isyanlara devam etti. Diğer bir çözüm olarak 14 Ocak’ta sokağa çıkma yasağı getirildi, fakat bu olayları daha da kızıştırdı. Halk buna tepki olarak İçişleri Bakanlığının etrafını sardı ve polisler halka tepki olarak gaz bombaları ve ağır silahlarla saldırdı. Bu olaylarda 200 kadar Tunuslu hayatını kaybetti.

Asla davalarından sapmayıp Zeynel Abidin Bin aleyhine sloganlar atmaya devam ettiler. Zeynel Abidin ilk olarak hükümeti görevden aldığını, besin fiyatlarını düşürdüğünü, iç işleri bakanı ve diğer bakanlarını görevden aldığını belirtse de halk isyana devam etti. Çünkü Tunus halkının amacı Zeynel Abidin ve var olan hükümeti yok etmekti. 14 Ocak günü Zeynel Abidin görevden ayrıldığını belirterek ülkeden kaçtı. Büyük sevinçle dolan Tunus sokaklarında zafer sesleri yükseliyordu. Halk sosyal ağlar aracılığıyla birbirine kenetlenip daha da hırslandı ve sonuç olarak zafer halkın oldu. Arap halkı yaşanan bu olaya “Yasemin Devrimi” ismini verdi. Dünyada büyük yankı uyandıran Arap Baharı sırasıyla başka Arap ülkelerinde de esmeye başladı. Tunus lideri Zeynel Abidin Bin Ali, 23 yıl yönettiği ülkesini terk etmiş, yeni yönetim kurulmuş ve tüm siyasi mahkûmlar serbest bırakılmıştır.

 

Mısır Arap Baharı

 

Mursi ve Rabia Sembolü

25 Ocak 2011’de Mısır’ın en büyük meydanı olan Tahrir meydanında Arap baharının esintileri yayılmaya başladı. Kısaca “ Öfke Günü” olarak ta bilinen 25 Ocak gününde, Mısır halkı özgürlük için sloganlar atmaya başladı. Tunus’ta olduğu gibi Mısır ülkesinde de açlık, işsizlik, yolsuzluk, diktatörlük gibi benzer sorunlar sebebiyle halk isyan etmeye başladı. Halk internet aracılığıyla düşüncelerini yaymaya başlayınca hükümet internet erişimlerinin tamamını engelledi. Polis halka saldırdı, fakat asker sonuna kadar halkın yanında olacağını belirtti. Ülkede gitgide büyüyen isyan nedeniyle Hüsnü Mübarek’in 1981’de başlayan yönetimi 11 Şubat 2011 tarihinde istemiyerek de olsa istifa etmesiyle son buldu. Hüsnü Mübarek görevden ayrıldıktan sonra yerine başbakan olarak Ahmet Şefik atandı.

Yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerini Muhammed Mursi kazandı. Muhammed Mursi, Mısır’da seçimle başa geçen ilk Cumhurbaşkanı oldu. Fakat Haziran 2012 tarihinde seçimin ikinci turu gerçekleştirilecekti. Bu yüzden Mursi’in tekrar cumhurbaşkanı olması durumunu göze alarak bazı önlemler alındı. Yüksek Askeri Konseyi, Mursi’nin yetkilerini kısıtlayan bazı yeni maddeleri anayasaya ekledi. Bu maddelerden biri Cumhurbaşkanının subayları ve başsavcıyı atamasının engellenmesiydi. Halkın önünde açıklama yapan Mursi daha sonra Anayasa mahkemesi önünde yemin etmesiyle göreve başladı. Eski sulama Bakanı Hişam Kandil Başbakan olarak göreve başladı. Yüksek Askeri Konseyi, Mursi’ye ülke içerisindeki temizlik, trafik, güvenlik gibi alanlardaki sorunları 100 gün içerisinde düzeltmesi yönünde emir verdi.

Görevi boyunca amacı Hüsnü Mübarek’in diktatörlük izlerini silip daha çağdaş bir Mısır yaratmak olan Mursi’yi zor günler bekliyordu. Kimi zaman ona karşı protestolar düzenleniyor kimi zaman yargı tarafından yapacağı yenilikler engelleniyordu. Mursi, Yüksek Askeri Konseyi Başkanı Tantavi’nin artık emekli olması gerektiği yönünde kararını açıkladı. 1 Aralık 2012’de anayasa referandumuna gidilme kararı alındı. 15-22 Aralık tarihleri arasında iki aşamalı olarak yapılacağı belirtildi. Referandum sonucu birinci kısımda yüzde 57 “evet”, ikinci kısımda da yüzde 64 “evet” oyuyla kabul edildi. Bu sonuçlarla birlikte Tahrir Meydanı, Mursi karşıtı protestocularla dolup taştı.

Ülkedeki tartışmaların ve protestoların artmasıyla beraber 1 Temmuz 2013’te Mısır Ordusu, Mursi’ye olayları çözmek için 48 saatlik bir süre verdi. 48 saatlik bu sürede eğer sorunlar çözülmez ise yönetime el koyacağını belirtti. Sorunlar çözüm bulamayınca hükümette görev yapan başkanlar, Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin görevden alındığını açıkladı. Askeri darbe ile sonlandırılan bu sürecin devamında Mursi ve Müslüman Kardeşler yöneticilerine seyahat yasağı ardından müebbet hapis ve idam cezaları verildi.

Gelişen olaylarla birlikte Mursi, kendi destekçilerine seslenerek yapılan hiçbir suçlama ve alınan kararı kabul etmediğini, sonuna kadar söylediklerinin ve yaptıklarının arkasında duracağını belirtti. Muhammed Mursi Mısır Ordusu tarafından gizli bir yerde tutuldu ve bu yer uzun bir süre gizlendi. Mısır ordusunun yaptığı bu darbe, Mursi yanlıları tarafından büyük bir tepkiyle karşılandı. Özgürlüğü belki de tüm umutlarını kaybedecek olan halk Rabia meydanında büyük bir direnişe başladı. Giza’da ki Nahda Meydanı, Kahire’de Rabia Meydanı direnişçilerin çığlıklarıyla yankılanıyordu. Protestoların başlamasıyla birlikte, Mısır Ordusu karşı saldırıya geçti.

İlk olarak 8 Temmuz günü Kahire Cumhuriyet Muhafızları binası önünde oturma eylemi gerçekleştiren protestoculara silahla karşılık vererek 50’den fazla insanın hayatını kaybetmesine sebep oldular. Ardından 17 Temmuz günü Rabia Camii’nin önünde bulunan darbe karşıtı halk ile asker arasında büyük bir çatışma yaşandı. Aralarında muhabir ve gazetecilerin de bulunduğu 80 kişi hayatını kaybetti. Mısır ordusu 11 Ağustos’ta yapılan protestoların hala devam etmesiyle direnişçilere nota vererek tüm meydanların boşaltılması emrini verdi.

Asıl iç savaş bu istenen karardan sonra başladı ve Mısır büyük bir felaketin eşiğine sürüklenmeye başladı. Halk durmak bilmeden darbeye karşı koymaya devam etti. Protestocuların emre uymadıklarını gören Mısır Ordusu 14 ağustos günü Mursi yanlısı halka tekrar saldırmaya başladı. Protestocuların çadırları yaşadıkları alanlar kullandıkları seyyar hastaneler ateşe verildi. Olağanüstü hal ilan eden askerler öldürdükleri insanların cesetlerini yok etmek için önce ezdiler sonrada yaktılar.

Askerler muhaliflerin sığınmak için kullandıkları Rabia Camisini yaktılar. Ardından çocuk ve kadınların da bulunduğu 700 protestocu Kahire’de ki Fetih Camiinde bir gün boyunca esir kaldı. Müslüman Kardeşlere dâhil olan bazı kişiler tutuklandı. Bu direnişte çok insan hayatını kaybetti, fakat biri vardı ki 17 yaşında olmasına rağmen cesaretiyle herkesi kendisine hayran bıraktı. Müslüman Kardeşlerin yönetiminden olan Muhammed Biltaci ve kızı Esma Biltaci, darbeye karşı direndi ve protestolara katıldılar. Fakat etrafta bulunan keskin nişancılardan biri, Esma’yı başından vurdu. Babası Esma için kızım şehit oldu dedi. Muhammed Biltaci yakalanıp hapse atıldı. 2015’de Ulusal İnsan Hakları Konseyi bir rapor hazırladı ve bu raporda, Mısır’da seçimle başa gelen Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’ye yapılan darbenin bilançosu yer alıyordu. 30 Haziran 2013 ve 31 Aralık 2014 tarihleri arasında 2.600 kişinin darbe sonucu yaşamını yitirdiği belirtildi. Tora cezaevinde tutulan Mursi’yi, Dünya Âlimler Birliği Başkanı Yusuf el Karadayı ve diğer 106 kişi ile beraber Mısır Mahkemesi tarafından alınan idam kararının onayı için Mısır Müftüsüne götürüldüler. Mursi’nin casusluk davasından müebbet hapis ve hapishane baskını davasından idamına karar verildi. Bu yaşanan üzücü olaylarla birlikte Mısır’ın baharı tekrar kışa döndü ve eski günler esmeye başladı.

 

Libya Arap Baharı

 

Libya'da Arap Devrimi

Arap baharı bir anda tüm dünyayı etkisi altına aldı. Mısır’dan sonra Libya’da özgürlük sesleri yükselmeye başladı. Libya’da daha ağır bilançolara sebep olan protestolar gerçekleşti. Bilindiği üzere 42 yıl boyunca ülkeyi yöneten Albay Muammer Kaddafi’ydi. Yapılan çatışmalarda iktidarın değişmesini isteyen halka, Kaddafi çok sert tepki vererek asla koltuğundan vazgeçmeyeceğini belirtti. Günler geçtikçe ölenlerin sayısı artmaya ve dünya kamuoyu buna tepki göstermeye başladı. Fransa, yaşanan olaylara seyirci kalamayacağını söyleyerek NATO ile birlikte olaylara müdahale etti. Olaylar gitgide büyüdü ve Kaddafi memleketi olan Sirte’ye kaçtı. Ulusal Geçiş Konseyi ve NATO güçleri, Kaddafi’yi drenaj borusunun içinde buldular. Yaptığı tüm eziyet ve acımasızlıkların karşılığında halkı, onu linç ederek öldürdü. Yönetim, Ulusal Geçiş Konseyine devredildi. Bugün ülke hala  bir iç savaşla boğuşmaktadır.

 

Suriye Arap Baharı

 

Suriye İç Savaşı'nda her sokak bir savaş alanına döndü. Suriye’de daha iyi şartlar altında yaşamak isteyen halk, Beşşar Esad ve yönetimin uyguladığı rejime karşı protestolara başladı. Esad’ın protestolara karşı cevabı ise çok keskin ve acımasız oldu. Bunun üzerine harekete geçen halk ise kendi içlerinde sivil ordular kurmaya başladılar. Suriye’de öyle bir İç Savaş başladı ki 2011’den beri hala dinmedi. Yüzbinlerce insan hayatını kaybetti. Ülkede yaşamın zorlaşmasıyla beraber birçok Suriyeli kendi ülkesinden kaçarak, başka ülkelere sığındı. 4 milyon kadar Suriyeli dünyanın çeşitli yerlerine sığınmacı olarak yerleştirildi. Bunun yaklaşık 4 milyonu ise Türkiye’ye geçti. Avrupa’ya geçmeye çalışan Suriye’liler ise Avrupa’da II. Dünya Savaşından beri yaşanılan en büyük “Göçmen Krizi”ne sebebiyet verdiler. Birçok Avrupa ülkeleri aldıkları kararla belirli sayıda mülteci kabul ederken bazıları ise mültecileri ülkelerine almamak için resmen savaş açtı.

2014 yılında El Kaide’den ayrılan IŞİD’in Suriye ve Irak’ta örgütlenmesi ise Suriye’deki Arap Baharını bambaşka bir boyuta taşıdı. Önceleri sadece Esad’ın gitmesini isteyen ve bu nedenle Özgür Suriye Ordusunu destek veren Amerika, IŞİD tehdidiyle birlikte politikasını daha da genişletti. Amerika’nın liderliğindeki koalisyon güçleri IŞİD’e karşı hava saldırıları başlattı. 30 Eylül’den itibaren ise gündem tamamen değişti. Rusya, Suriye’deki IŞİD tehditini tamamen bitirmeye yönelik hava saldırıları yapacağını açıkladı ve bu desteğin Suriye Devlet’inden gelmesi Rusya’nın yardımını yasal bir tabana oturttu. Rusya, koalisyon güçlerinin aylardır yapamadığını yaptı ve IŞİD’e çok büyük zararlar verdi. Esad rejiminin devam etmesini sağlayan Rusya batılı ülkelerin Esad’a karşı olan politikasını değiştirmesini sağladı. Ülkedeki marjinal kuvvetler terör estirmeye devam ederken, bir yandan batılı devletler bir yandan Rusya farklı politikalarını Suriye üzerinde devam ettirdiler. Suriye’de 2011’de çıkan iç savaş hala dinmedi. Şuan birçok Suriyeli çok zor şartlar altında hayatta kalmaya çalışıyor. Hepsi ülkesine dönmek istese de Suriye’de iç karışıklıklar hala devam etmekte.

Beşar Essad yönetiminin; kendi yanlısı olan halkın desteğini kaybetmemek ve bu arada muhalifleri de etkisiz hale getirmek amacı ile bir yandan 19 Nisan 2011 tarihinde 48 yıldır süren olağanüstü hali kaldırması, siyasi tutuklulara genel af ilan etmesi, çok partili yaşama geçişi sağlayan kanunu çıkarmasına karşın diğer yandan sert müdahalelere devam etmesi, her gün çok sayıda Suriye vatandaşının öldürülmesi; gerçekleştirilen yeniliklerin anlamsız olmasına ve etkisiz kalmasına neden olmaktadır. Yaşanan isyanların ve ölümlerin artması, ABD - AB - Arap Birliği ve Türkiye’nin de tepki göstermesine neden olmaktadır. Bu tepkiler, Birleşmiş Milletler öncülüğünde Suriye’ye karşı yaptırım uygulamalarının gerçekleşmesine neden olmuştur. Bu arada Essad yönetimine karşı yaklaşık 150 muhalefetin girişimi sonucu kurulan Suriye Ulusal Kongresi Eylül ayında resmen görevine başlamıştır. Ancak ABD ve AB ülkelerinden yeterli desteği görememesi sebebiyle tam olarak amacına ulaşmış değildir. Kofi Annan başkanlığında gerçekleştirilmek istenen yaptırımlar da başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Suriye’de sürecin bu denli uzun süreli ve kanlı geçmesinde, Rusya, Çin ve İran’ın destekleri de etkili olmaktadır.

 

Bu yukarıda belirttiğimiz gelişmeler Arap Baharı’nın başlamasından oldukça kısa bir süre sonra bu ülkelerde gerçekleşmiş gelişmelerdir. Süreç ilerledikçe bazı ülkelerde farklı ekonomik, siyasi değişiklikler bu kadarla kalmayarak elbette olmuştur ve de Orta Doğu’daki bu çalkantılı, problemli dönemde daha da olacaktır.

 

 

Bahreyn Arap Baharı

 

Bahreyn'de İç Savaş

Arap baharının belki de en büyük etkisi Bahreyn’de gerçekleşti. Çok zengin bir ülke olan Bahreyn petrol zenginliğiyle meşhurdur. Arap baharı Bahreyn halkı için bir fırsat niteliği taşıyordu. Çünkü yılların verdiği sıkıntılar, ülkeyi ziyadesiyle yıprattı. Yapılan protestolar Bahreyn’in perde arkasındaki sırlarını ve zenginliği ortaya dökmeye yardımcı oldu. 

2011’de Bahreyn’de özelleştirilen kaynaklar, gelir dağılımındaki eşitsizlik ve artan işsizlik oranı protestoların başlamasındaki en büyük etkendi. Halk internet sitelerinde sosyal ağlar sayesinde birleşerek, isyanı başlattı. Halk ilk olarak İnci Meydanını ele geçirerek, kararlılığını hükümete gösterdi. Hükümet başlatılan eylemlere çok sert karşılık verdi. Sadece üç gün içinde yedi kişi hayatını kaybetti. Hükümetin böyle bir tepki vermesi, ülke genelindeki birçok kişiyi etkileyerek protestonun büyümesine sebep oldu. Şii muhalefet, el-Vifak, işçiler ve memurlar bile bu eyleme katıldı. Laik sol örgüt Vaad eylemcilerin en büyük destekçisi olduğu için, siyasetten men edildi. Laik sol örgüt Vaad’ın genel sekreterliğini yapan İbrahim Şerif 17 Mart 2011’de tutuklandı. Şerif protestoları kışkırtan isimlerden biriydi. Şerif tam 4 yıl hapis yattıktan sonra, 19 Haziran 2015’te tekrar özgürlüğüne kavuştu. Şerif 10 Temmuz günü 2012 yılında öldürülen 16 yaşındaki Husam Al-Haddad anmasında, yaptığı konuşma ile tekrar gözleri üzerinde çevirtti. Şerif’in yaptığı konuşmanın halkı kışkırtmak için yapıldığı düşüncesiyle 12 Temmuz günü Şerif tekrar tutuklandı. Bu tutuklamanın ardından birçok gazeteci ve muhalifte tutuklandı. Ülkede karışıklıklar hala devam etmektedir.

 

 

(Birinci Bölümün Sonu) 

AB
AB1
AB3
AB4
  • YORUMLAR (0)
  • YORUM YAP
    • İlk yorumu sen yap.
  • Ad Soyad E-mail Adres Yorum