MUCİZE KAVRAMI...3. BÖLÜM
28 Aralık 2019

 

GEÇMİŞ PEYGAMBERLERE AİT MUCİZELER

 

Bu bölüme başlarken sizi hemen her dini kaynakda karşılaşabileceğiniz bazı peygamber mucizeleriyle baş başa bırakacağız.

 

Hz. Eyyub’un Mucizeleri; Hz. Eyyüb, ayağını yere vurmuş.Yerden biri sıcak, diğeri soğuk iki pınar fışkırmış. Sıcak suda yıkanınca bedenindeki, soğuk sudan içince ise içindeki hastalıklardan kurtulmuş. Kuvveti geri gelmiş, gençleşmiş. Elinden alınmış olan mallarını Allah Hz. Eyyüb'e geri iade etmiş. Çok sayıda çocuğu olmuş. Hatta ölmüş olan oğlu dahi dirilmiş. Hz. Eyyüb'ün kavminin liderini imana davet ettiği zaman yaptığı dua da duyanları şaşırtıyor. Kavmi kendisine inandırmak için dua eden Hz. Eyyüb; 'Senden mucize olarak evimin direkleri kalksın ve evim havada dursun isterim' demiş. Biraz sonra evin direkleri düşmüş ve ev yıkılmadan havada kalmış. Hz. Eyyüb'ün duasının bereketiyle, koyunların yünleri ibrişim olurmuş. Yine duasıyla çöldeki seraplar ve dumanlar su olurmuş.

 

Hz. Adem’in Mucizeleri; Hz. Adem yırtıcı, vahşi hayvanlarla konuşurmuş. Eline aldığı ufak taşlar yüksek sesle Allah’ı zikrederlermiş.

 

Hz. Elyasa’nın Mucizesi; Borçlu ve dul bir kadın, Hz. Elyesa'ya fakirliğinden şikâyetçi olmuş. Hz. Elyesa, fakir kadına; 'Evinde neyin var?' diye sormuş. 'Bir kaşık kadar yağım var' cevabını alınca; 'Git o yağı bir kabın içine koy' demiş. Fakir kadın, yağı kabın içine koymuş. Yağ bir anda artmaya başlamış. O kadar fazla yağ birikmiş ki evdeki tüm kaplar yağ ile dolmuş. Fakir kadın, bu sayede borçlarını ödemiş hatta sattığı yağ sayesinde zengin olmuş. Eriha şehri ahalisinin içme suları acılaşınca bunu duyan Hz. Elyesa, acılaşan suyun içine bir parça tuz atıp, 'Tatlı ol!' demiş. Bunun üzerine su, tatlı ve lezzetli olmuş.

 

Hz. Hud’un Mucizesi; İnanmayanlar Hud’a rüzgârı istediğimiz yöne çevir dediklerinde Hud Allah’a dua etmiş, Allah da ona “Ne tarafa istersen elinle işaret et” demiş. O da işaret edince rüzgâr onun gösterdiği yöne esmeye başlamış.

 

Hz. İbrahim’in Mucizesi; Nemrud onu ateşe attığında Allah “Ey ateş, İbrahim üzerine serin ve selamet ol” buyurunca ateş onu yakmamış. Cansız olan, parça parça edilmiş ve parçaları ayrı yerlere konmuş dört kuş, Hz. İbrahim'in çağırmasıyla yeniden dirilmiş. Hz. İbrahim'in isteğiyle taşlar kömür gibi yanarmış. Bazen yırtıcı ve yabani hayvanlar İbrahim ile birlikte yol alır ve dile gelerek onunla konuşurlarmış. Bir defasında hanımı Hacer ve oğlu İsmail ile görüşmek ve onları ziyaret etmek için Mekke'ye gitmiş. Sam'a geri dönüşünde birçok yabani hayvan İbrahim ile beraber yürüyüp, açıkça konuşmuşlar. İbrahim duvarın da dağların da arkasını görürmüş. Bu mucizesi, Mısır'a gittiğinde karısı Sare'yi Firavun'a 'Kardeşimdir' diye tanıtınca Firavun, Sare'yi sarayına almış. İbrahim dışarıdan içeriyi seyretmiş. Sarayın duvarları ona cam olmuş ve gözündeki perde kalkmış. Böylece Sare'ye el uzatmaya kalkan Firavun'un elleri kuruyup, ayakları tutmaz hale gelmiş. Firavun bir anda yere yığılmış. İbrahim'in bastığı taşın üzerinde ağaç bitip yeşerirmiş. İbrahim'in oturduğu yerden güzel kokular yayılırmış. Ayrılsa bile senelerce güzel kokusu oradan çıkmazmış.

 

Hz.İsmail’in Mucizesi; İşaretiyle dikenli ağaçlarda çeşitli meyveler bitermiş. Yine duasıyla koyunların sayısı artar, yünleri ipek olurmuş. İnançsızları imana davet ettiği zaman, onlar kısır koyundan süt çıkarmasını istemişler. O da elini koyunun sırtına koyara; 'Beni peygamber olarak gönderen Allah'ın ismi ile...' dediği anda koyunun memelerinden süt akmaya başlamış. Kendisine misafir gelen iki yüz Yemenliye ikram edecek bir şey bulamayınca çok mahcup olmuş. O anda dua etmiş ve yanındaki kumlar un olmuş.

 

Hz. Lut’un Mucizesi; Bulutsuz gökten yağmur yağdırırmış. Duasıyla çorak bir dağda ot bitmiş. Kendisini taşladıklarında Allah’ın korumasıyla taşlar kendisine değmezmiş. Hz. Lut, çok uzak yerlerde olan olayları görüp haber verirmiş.

 

Hz. Nuh Mucizesi; Eliyle yere diktiği bir fidan o anda çeşitli renk ve tatda meyveler vermiş. İşaretiyle ağaçlar köklerinden sökülüp başka yere geçermiş. Duasıyla kuru ağaçlar hemen meyve verirmiş.

 

Hz. Süleyman’ın Mucizesi; Her hayvanın sesini duyar ve anlarmış. Denizi geçmek istediği zaman su açılır ona yol verirdi ve o geçtikten sonra da kapanırdı. (Hz.Musa ve Kızıldeniz’in yarılması?)

 

Hz. Yahya’nın Mucizesi; Taşın dile gelmesi. Gündüz vakti yıldızları göstermesi.

 

Hz. Yakub’un Mucizesi; Vahşi kurtlarla konuşup, oğlu Yusuf’u onların öldürmediğini öğrenmiştir. Sesi çok gür olup, üç konaklık mesafeden bile duyulurdu.

 

Hz. Zekeriya’nın Mucizesi; Ağaçlarlakonuşur, su üzerinde yürür ayakları ıslanmazmış. Kalemleri kendi kendine Tevrat yazarmış. Kendisinin diviti (kalemi) su üzerinde kalır, batmazmış. Ağaçlara eliyle işaret ettiğinde ağaçlar köklerinden kalkar önüne gelirmiş.

 

Hz. İshak’ın Mucizesi; Hayvanlar açık bir şekil ve lisanla peygamberliğine şahadet ederlermiş. Şam halkının isteği üzerine elini bir koyunun üzerine koymasıyla koyun hemen kuzulamış ve sonra ard arda dokuz defa yavrulamış. Dua edince karşısındaki dağ yürürmüş. Eşeğine binip bir dağa çıkmak isteyince eşeğin ön ayakları kısalır, arka ayaklarıysa uzarmış. Dağdan aşağı inerken de tersi olurmuş. Hz. İshak dua bereketiyle ölmüş hayvanları diriltmiş. 

 

Hz. Salih’in Mucizesi; Kayadan deve çıkarmıştır. Duasıyla kayadan su çıkmıştır. Çadırına ateş tesir etmemiştir.

 

Hz. Şuayb’ın Mucizesi; Dua etmesiyle çölde kum tepeleri yer değiştirmiştir. Bir dağa çıkacağı zaman dağ adeta devenin oturup kalktığı gibi hareket edermiş.

 

Hz. Yunus’un Mucizesi; Dua ederek dağdan su çıkarırmış. Odun olmadığı halde su üzerinde ateş yakarmış. Hz. Yunus, balığın karnında 3, 7 veya 40 gün yaşamış. Hz. Yunus'un duası bereketiyle bulutlardan ateş çıkarmış. Hz. Yunus, peygamberliğini kanıtlamak için insanlara dağı işaret etmiş. Dağdan çıkan koca bir kertenkele dile gelmiş. 'Ey insanlar! Biliniz ki, Hz. Yunus Hak Peygamber'dir. Sizi Cennete, Rabbinizin mağfiretine devam ediyor.' diye konuşmaya başlamış. Hz. Yunus, elinin kapının halkasına koymuş, demir halka altın olmuş. Hz. Yunus, güzel sesli olduğundan tatlı sesli vahşi ve yırtıcı hayvanlara da tesir eder, onu dinlemek için etrafında toplanırlarmış.

 

Hz. Yusuf’un Mucizesi; Hz. Yusuf'un konuşması pek şirin, çok tatlı olduğu için herkesin kalbi ona meyledermiş. Hz. Yusuf'un yüzü güneş gibi nurluymuş. Hatta bir kimse yüzüne bakmak istese hemen gözlerini çevirmeye mecbur olurmuş. Bu nurun tesiriyle, yani başkasına sirayetiyle huzuruna getirilen körlerin gözleri hemen görmeye başlarmış. Hz. Yusuf, ağaç yapraklarını en pahalı kumaşa çevirirmiş.

 

Hz. Yuşa, Ürdün Nehri'ni ikiye bölmüş. (Hz. Musa ve Kızıldeniz’in ikiye ayrılması?) Bir şehri fethetmeye gittiğinde duasıyla o kentin kale duvarları kendiliğinden yıkılırmış. Hz. Yuşa, Kudüs şehrini fethetmek için savaştayken bir cuma günü güneş batarken güneşin batmaması için Allah'a yalvararak; 'Ey Allah'ım! Güneşi geri al!' demiş. Bir müddet daha güneş batmamış, gündüz devam etmiş ve Kudüs fethedildikten sonra batmış.

 

Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu okuduklarınız çeşitli dini kaynaklardan derlediğimiz bazı ilginç mi ilginç örnekler. Diğer kitaplı peygamberlerin mucizelerine ileride yer vereceğimizden, onlardan öncekilerin gösterdikleri mucizeleri şöyle bir hatırlatalım istedik. Takdir, değerlendirme sizin..

 

 

HZ. MUHAMMED (S.A.S.) BİR BEŞER OLUŞU VE MUCİZE

 

Hz. Peygamber’i konu edinen ayetleri okuyup inceleyen bir kimse, kendisinin bütünüyle insani, (beşeri) özellikler taşıyan bir peygamber olduğunu kolayca fark eder. Kuşkusuz O, içinde doğup yetiştiği toplumdaki bireylerden birisiydi ve her insan gibi onun da bir takım beşeri sınırlıkları vardı. Onu diğerlerinden ayıran özellik, elçiliği veya vahiyle* ilişkisidir.

 

  • Vahiy, İslamî terminolojide buyruk veya düşüncelerin Allah tarafından peygamberlere bildirilmesine veya bu bildirinin kendisine denir. İslamî inanışta vahiy peygamberlere gelir ve sadece Cebrail aracılığıyla iner. Vahiy ile gelen her türlü söz Allah’ın sözü kabul edilir.

 

Kuran-ı Kerim, Resul-i Ekrem’in elçiliğine vurgu yaparken onu uyarıcı ve müjdeleyici olarak niteler ve görevinin ümmeti aydınlatmakla sınırlı olduğunu özenle vurgular. Hatta istese de ne kendisine yarar sağlayabileceğine, ne de bir başkasını imana getirebileceğine işaret ederek onun risaletinin (Peygamberlik, elçilik) sınırlarını belirler.

 

“Şu bir gerçek ki, sen istediğin kişiyi doğru yola iletemezsin. Ama Allah, dilediğine kılavuzluk eder. Hidayete erecekleri O daha iyi bilir.” Kasas, 56.

“Biz onların neler söylediklerini çok iyi biliyoruz. Sen onların üstüne bir zorba değilsin. O halde benim tehdidimden korkanlara sadece Kuran’la öğüt ver.” Kaf, 45.

“De ki: Ben size ne zarar ne de ışık ve aydınlık verme gücüne sahip değilim.” Cin, 21.

“Ancak Allah’tan bir tebliğ ve O’nun mesajlarından bir şeyler sunabilirim. Cin, 23.

 

Bu sunduğumuz ayetler, Yüce Yaradan’ın Hz. Peygamberin sıradan bir beşer olduğunu ve kendisini diğer insanlardan ayıranın elçiliği ve vahiyle ilişkisi olduğunu açıkça vurguluyor. Daha ilerledikçe bu ve benzeri Allah Kelamı’yla sıkça karşılaşacağız, o nedenle bu ayetleri şimdilik kaydıyla aklınızın bir kenarında tutun.

 

Hz. Muhammed beşer olmakla birlikte, vahiyle olan irtibatı nedeniyle sıradan bir birey olmayıp, bir elçidir. “Âlemlere rahmet olarak gönderilen” Enbiya, 107 ve Üstün ahlak sahibi” Kalem, 4. Allah’ın Kelamı Kuran-ı Kerim bütünüyle beşeri özellikler taşıyan bir peygamberden bahsetse de, rivayet kültürünün şekillendirdiği geleneksel peygamber telakkisi, tam aksine onu bütünüyle, baştan aşağı mucize bir peygamber olarak konumlandırmıştır. Biz bu konuda Hz. Peygamberi anlamak için dengeli ve ölçülü bir tutum sergilenmesinin önemini vurgulamak isteriz.

 

Kuran’ı incelediğimizde Peygamberimizin biyolojik varlığının diğer insanlardan hiçbir farkının olmadığını bize anlatan pek çok ayete rastlıyoruz ki bunlar aynı zamanda müşriklerin beşerüstü peygamber beklentilerine veya bahanelerine cevap niteliğindedir. (Bkz. 3. Ali İmran, 144; 6. En’am, 14-17, 50; 7. A’raf, 188; 10. Yunus, 49; 16. 43-44; 18. Kehf, 110; 21. Enbiya, 34; 22. Hac, 52-54; 41. Fussilet, 6; 46. Ahkaf, 9.)

 

“Muhammed bir resulden başkası değildir. Ondan önce de resuller gelip geçmiştir. Şimdi o ölse yahut öldürülse ökçeleriniz üzerine gerisin geri geriye mi döneceksiniz. İki ökçesi üzerine geri dönen, Allah’a hiçbir şekilde zarar veremez. Allah, şükredenleri ödüllendirecektir.” 3. Ali İmran, 144.

“De ki: Ben de sizin gibi bir insanım. Ancak, tanrınızın bir tek tanrı olduğu bana vahyediliyor.  O halde, rabbine kavuşmayı uman, hayra ve barışa yönelik iş yapsın ve Rabbine ibadette hiç kimseyi O’na ortak koşmasın.” 18. Kehf, 110.

Yukarıda verdiğimiz ayetlerden ikisini size açtık, merak edip verdiğimiz diğer örneklere de bir göz atılırsa hepsinde Allah’ın Peygamberimizin beşeri kişiliğine vurgu yaptığını görürüz.

Zira müşrikler kendileri gibi bir insan olan Hz. Muhammed’e gaipten ayetler gelmesini anlamakta zorlanmışlardır.

 

“Bakmadılar mı yere, neler fışkırtmışız onda cömert ve bereketli her çiftten.” Furkan, 7;

“Bunda elbette bir mucize var, fakat onların çoğu mümin değiller.” Furkan, 8.

 

Bu nedenle bir meleğin onu desteklemesini veya peygamberliğinin somut bir delilinin olması gerektiğini söyleyerek ondan birtakım olağanüstülükler beklemişlerdir. Kuran’ın bu müşriklere cevabı aynen şöyle olmuştur. O, Peygamberi için “arkadaşınız” (Sahibikum) veya ”içinizden birisi” nitelemelerini kullanmış ve beklentilerinin anlamsızlığına işaret etmiştir. A’raf Suresi’nin 63. Ayetinde bu uyarı kesin bir şekilde iletilmiştir. “Sizi uyarsın, Allah’a karşı gelmekten sakındırsın ve böylece O’nun rahmetine kavuşmanıza vesile olsun diye içinizden biri vasıtasıyla Rabbinizden size öğüt ve uyarı gelmiş olmasını yadırgıyorsunuz.”

 

Peygamberimizin olağanüstü bir varlık, bir melek değil, bilakis sıradan bir beşer olduğunun bizzat Yüce Yaradan tarafından Kuran’da defalarca vurgulanıyor olması, ileride Hz. Muhammed’in Mucizeleri bahsinde akılda tutulması gereken çok önemli mesajlar olduğundan, burada bilerek biraz uzun kalıyoruz.

 

Aslında beşerüstü peygamber beklentisinin sadece Hz. Muhammed’e yöneltilmiş olmadığını Furkan, 20’den anlıyoruz.“Ey Peygamber! Bilesin ki senden evvel gönderdiğimiz diğer bütün peygamberler de, her insan gibi yer içer, çarşıda pazarda dolaşıp ihtiyaçlarını karşılardı.”

 

Buraya kadar örneklerle değindiğimiz üzere (ki bu örnekleri arttırmak olası) Allah Kuran’da ısrarla, üstüne basa basa Resul-i Ekrem’in beşerüstü bir özelliğini vurgulamamasına karşın, geleneksel anlayışta Hz. Peygamber’e pek çok abartılı rivayet yakıştırıldığını görüyoruz. Müslümanlar, Cahiliye Araplarının bahanelerine cevap verircesine Hz. Peygamber’i bütünüyle mucizelere bezenmiş ve olağanüstü niteliklere bürünmüş bir peygambere dönüştürmek için özel çaba sarf etmişlerdir. Böylece Cahiliye Araplarının görmek istedikleri ancak Allah’ın Kelamı Kuran-ı Kerim’in şiddetle karşı çıktığı olağanüstü özelliklere sahip peygamber portresini Müslümanlar kendiliğinden oluşturmuşlardır.

 

Yukarıda verdiğimize ilaveten;

2. Bakara, 119; İnan olsun ki, biz seni hak üzere bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. Sen cehennem ehlinden sorgu suale çekilmeyeceksin.”

35. Fatır, 23-24; “Sen sadece bir uyarıcısın.” - “Şu bir gerçek ki, biz seni hak ile bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. Hiçbir ümmet yoktur ki, içinden bir uyarıcı gelip geçmiş olmasın.”

48. Fetih, 8-9; “Şu bir gerçek ki, biz seni bir tanık, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik.” - “Allah’a ve resulüne inanasınız, O’nu destekleyesiniz, O’nu yüce bilesiniz ve sabah-akşam O’nu tesbih edesiniz diye.”

46. Ahkaf, 9; De ki: Ben resuller içinden bir türedi değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmiyorum. Bana vahyedilenden başkasına da uymam. Ve ben, açıkça uyaran bir elçiden başkası da değilim.”

21. Enbiya, 34; “Senden önce hiçbir insana ölümsüzlük vermedik. Şimdi sen ölürsen, onlar ölümsüz mü olacaklar.”

81. Tekvir, 22; Ve arkadaşınız bir cin çarpmış değildir.” benzeri daha pek çok ayet Hz. Peygamber’in beşer olduğunu defalarca tekrarlamıştır. Özetle Vahyin mesajı esas alındığı zaman, rivayet kültüründe sunulan olağanüstü niteliklere sahip Hz. Muhammed anlayışıyla, Kuran’ın tanıttığı Hz. Muhammed portresinin tamamen birbirinden farklı olduğu hususu çok açıktır. (Daha başka örnekler için şu ayetlere de bakılabilir: 34. Sebe, 28; 38. Sad, 65,70; 73. Müzemmil, 1-416. Nahl, 43-44; 3. Ali İmran 144)

 

En’am Suresi’nde Kuran, melek özelliğine sahip peygamber beklentisine şiddetle karşı çıkarken, gelenek Hz. Muhammed’i meleklerle bile yarıştırıp bir adım öne geçirebilme gayreti içine girmiştir. “Şunu da söylediler: Bu peygambere bir melek indirilseydi ya! Eğer böyle bir melek indirmiş olsaydık iş mutlaka bitirilmiş olurdu da kendilerine göz bile açtırılmazdı.” En’am, 8.

Sure devam ediyor bakın bir sonraki ayette Allah ne buyuruyor: ”Eğer o peygamberi bir melek kılsaydık kuşkusuz onu bir er kişi yapacaktık ve içine yuvarlandıkları kuşku ve karmaşayı onların üzerlerine giydirmiş olacaktık.” En’am, 9.

 

Ancak bu açık ayetlere karşın bizzat Müslümanlar ne yapmışlar bir örnekle açıklayalım.

 

İddiaya göre Miraç Gecesi* Cebrail Hz. Muhammed’i göğün yedinci katına kadar çıkarıp varılacak en son nokta olarak tarif edilen Sidretü-l münteha*’nın kapısında bırakmış ve buradan öteye bir adım daha atarsa kendisinin yanacağını belirtmiştir. Resul-i Ekrem de bulutumsu bir tabaka halindeki renk cümbüşü (refref*) içinde ilahi huzura varıp Rabb’la baş başa görüşmüştür.

 

  • Miraç, İslam inancında, Peygamber Muhammed'in göğe yükselmesi hadisesi. Aslen "yükseğe çıkma" anlamına gelen söz, Arapça uruc kökünden gelir. 

 

  • Sidretü-l münteha, yükselişteki son durakta bulunan ve cennetin girişindeki ağaç olarak tanımlanmıştır. Bazı hadislerde genişliğinin 70 arşın olduğu bildirilmiştir. "Sidret'ül münteha", son sedir anlamında Arapça tanım terkibidir.

 

  • Refref; Kur'ân-ı Kerim'de yastık, minder ve döşek anlamına gelir: Cennete girenler "Yeşil yastıklar, yahut minder ve döşekler üzerine (alâ refrefin hudrin) ve güzel döşemelere yaslanarak nimetlenirler" (er-Rahmân 55/76).

 

Nereden başlayalım bilemiyoruz düzeltmeye. Hiç kuşku yok ki bu tasvirler, Peygamberimizi üstün gösterme arzusunun bir parçasıdır. Ancak, bu gayret güdülürken çok büyük hatalar yapılmıştır. Zira bu örnekte ne Allah’ın zatı, ne sıfatları, ne de vahyin gerçekleri dikkate alınmıştır. Mekândan münezzeh olan Yüce Allah’a semanın katlarında bir mekân, makam tahsis edilmiştir. Buna ilaveten Hz. Muhammed de maddi bedeni yok olup hayali bir renk cümbüşü içinde meleklerin bile ulaşamayacağı aşamaları geçerek Allah’la buluşmuştur. Hatta bizzat Rabb’ini bile görmüştür. (Miraç konusunu ele aldığımızda bu hususu detaylıca inceleyeceğiz.) Böylece Hz. Peygamber ruhani varlıklar olan meleklerle bile yarıştırılarak onlardan bir adım öne geçirilmeye çalışılmıştır. Bütünüyle vahyin mesajına aykırı olan bu tür anlatılar ne yazık ki günümüz Müslümanlarının hayallerini süsleyen önemli yapı taşları arasındadır. Oysa bu tür anlatıların bir kısmı kadim Yahudilik ve Hıristiyanlıktaki yükseliş motiflerinden esinlenerek Hz. Peygamber’e uyarlanmış ve kimi rüya anlatılarıyla süslenip kapsamları genişletilmiş hayali anlatılar ve kurgulardan başka bir şey değildir. Bizzat Müslümanlar tarafından oluşturulan böyle bir peygamber algısı hiçbir sorgulamaya tabi tutulmadan asırlarca sürüp günümüze dek ulaşmıştır. Kanaatimiz odur ki Resul-i Ekrem, rivayetlerde tanıtılan peygamberi okuma imkânına sahip olsaydı, asla kendini tanıyamazdı.

 

Biz Müslümanlar Allah’a şöyle inanırız..!

Müslümanların âlimi, cahili, genci, ihtiyarı Allah Teâlâ’ya şöyle inanır:

  • Allah Teâlâ vardır;
  • Birdir;
  • Varlığının evveli ve ahiri yoktur;
  • Ne O yaratılmışlardan birisine benzer, ne de yaratılmışlar O’na benzer;
  • Varlığı, başka bir varlığa dayanmaz, kendi zatı ile vardır. Varlığı zatının iktizasıdır (gereğidir). Doğmaktan, doğurmaktan, baba veya oğul olmaktan, zaman ve mekânda bulunmaktan münezzeh (uzak) ve müteâldir (yüksektir).
  • Hiç bir vasıtaya muhtaç olmaksızın her şeyi bilir, her şeyi işitir, her şeyi görür.
  • Mutlak hayat sahibidir, mutlak kudret sahibidir, mutlak irade sahibidir. Diler, dilediğini yapar.
  • Kelam sıfatı ile de muttasıftır, sese ve harfe muhtaç olmaksızın söyler. Peygamberleri vasıtası ile insanlara kitaplar göndermiştir.

 

Bu sıfatların zıtları, Allah Teâlâ hakkında düşünülemez.

  • Allah Teâlâ, kâinatın şeriksiz (ortaksız) ve nazirsiz (benzersiz, eşsiz) yaratıcısıdır; yaratan, yaşatan, öldüren, sonra yeniden diriltecek olan, sâlih (faydalı, iyi, doğru) kulları için nimetler, kötüler için de azap hazırlayan O’dur.

 

  • Biz Cenâb-ı Hakk’ın yarattığı varlıklara bakarak O’nun kudret ve azametini, yüksek sıfatlarını düşünür, zat (kendinden, özünden) ve mahiyetinden (niteliklerinden) bahsetmeyiz.

 

Bir başka örnekle devam edelim. Müşrikler, Yahudilerin de etkisiyle Hz. Peygamber’in yakın dostu olan Es’ad b. Zürare’nin (ebu Umame) ölümünü bile “Muhammed peygamber olsaydı arkadaşı ölmezdi” diyerek dedikodu malzemesi yapmışlardır. (Teberi, Tarih II,256) Peygamberimiz bu söylentileri duyduğunda şu karşılığı vermişti. “Ben ne kendime ne de arkadaşıma Allah’tan gelen bir şeyi engelleyecek güce sahip değilim.” (İbn Hişam, II, 353; Teberi, Tarih, II, 256)

 

Yahudi ve müşrikler Hz. Muhammed’in vefatını bile dedikodu malzemesi yapmışlar, vefat ettiği zaman “Peygamber olsaydı ölmezdi” diyerek istismar yoluna gitmişlerdir. Peygamberimizin vefatı sırasında Hz. Ömer’in kılıcını çekerek onun ölmediğini, göklere yükseldiğini ve tekrar aralarına döneceğinden tutun da, Hz. Ebubekir’in kendisini zor teskin ettiğini ve Hz. Peygamber’in de önceki tüm peygamberler gibi öldüğünü, onun da ölümlü olduğunun anlatan ayetler okuyarak Hz. Ömer’i yatıştırdığı rivayet edilir. Ancak bu rivayet gerçeklerden uzaktır. 40. Müslüman ve Din’in Direği olarak anlatılan Hz. Ömer’in de en az Hz. Ebubekir kadar Kuran’a vakıftır, hatta onu en iyi bilen, okuyanlardan biridir. Dolayısıyla kendisinin Hz. Peygamber’in beşeri kişiliğinden bihaber olduğu iddiası (rivayeti) bizce mantık ve İslami gerçekle bağlaşmamaktadır. Üstelik Peygamberimizin amcası Abbas da Ebubekir gibi açıklamalarda bulunup, bir beşer olarak Allah Resulü’nün ölümlü olduğunu hatırlatmıştır. (Darimi, Mukaddime, 14) Dikkat edilirse bu rivayetler, Hz. Peygamber’in bir beşer olarak ölümlü olduğu gerçeğinin sahabe tarafından bilindiğini açıkça ortaya koymaktadır.

 

Hz. Muhammed’in üstünlükleri veya ayrıcalıklı yönleriyle ilgili sayısız iddialar ve tasvirler dillendirilse de, bunların pek çoğu vahyin hakikatine aykırıdır. Kuran onun üstünlük ve ayrıcalıklı yönü olarak değerlendirilebilecek oldukça sınırlı açıklamalardan bahseder.  Bunlar arasında;

Yetim olarak korunup sıkıntılarının giderilmesi, yoksulken zenginliğe eriştirilmesi (93. Duha,6-8), “O seni bir yetim olarak bulup da barınağa kavuşturmadı mı?” - “Seni şaşırmış olarak bulup da kılavuzluğunu üstlenmedi mi?”- “Seni aile geçindirme zorluğu içinde bulup ta zengin etmedi mi?”….

Çektiği sıkıntılar nedeniyle gönlünün ve isminin yüceltilmesi (94. İnşirah, 1-4), “Açıp genişletmedik mi senin göğsünü?” “İndirmedik mi üzerinden ağır yükünü?” – “Ki o belini çatırdatmıştı senin.” – “Ve yüceltmedik mi senin şanını?” ….

Müşrikler tarafından kendisine yöneltilen suçlamalardan kurtarıldığına işaret edilmesi (48. Fetih, 2) “Ki Allah senin günahından geçmiş olanı da gelecek olanı da bağışlasın, nimetini senin üzerinde tamamlasın ve seni dosdoğru bir yola kılavuzlasın.”….

Allah’ın himayesinde bulunduğunun hatırlatılması (52. Tur, 48) “Rabbinin hükmüne sabret. Kuşkusuz sen bizim gözlerimizin önündesin. Kalktığında hamdıyla tespih et.” ….

 Allah ve meleklerin onun üzerine titrediklerine işaret edilerek ona her türlü desteğin verildiğinin açıklanması (33. Ahzab, 56) “Şu bir gerçek ki Allah ve melekleri, o peygamberin şanını yüceltirler. Ey inananlar! Siz de ona salât*  edip içtenlikle selam verin.” gibi hususlar yer almaktadır.

 

  • Salat ve selam, esenlik ve dua demektir. "Ya Rabbi, Muhammed'in (SAV) makamını, şanını, şerefini ve yanındaki itibarını yücelt" demektir. Dikkat ederseniz "Muhammed" adından sonra "SAV" diye bir rumuz yazarız. "Sallallahu aleyhi vesellem - O'na sonsuz salat (dua) ve selam (övgü) olsun" demektir bu.

 

 

KURAN’A YÖNELİK ELEŞTİRİLER

Kuran’a yönelik eleştiriler Hz. Peygamber henüz hayattayken başlamıştır. Örneğin Hz. Peygamber zamanında Yemen’de Zü’l-hımar lakaplı Esvedü’l-Ansi Yemame Bölgesinde, Müseylimetü’l-Kezzab (Yalancı Müseylime), Esed oğulları kabilesi şefi Tuleyha b. Huveylid ve Tağlibli bir kadın olan Secah bnt. Haris gibi bazıları peygamberlik iddiasıyla ortaya çıkmışlar ve Kuran’a nazire olarak birtakım seçili sözler söylemişlerdir. Bunlara ilaveten Nadr b. Haris ise nübüvvet iddiasında bulunmamakla beraber, Hz. Muhammed’in okuduğu ayetlerden daha mükemmel sözleri kendisinin söyleyebileceğini iddia etmiş ve Ninova’da bulunduğu sırada duyduğu Rüstem ve İsfendiyar hikâyelerine ait kimi hikmetli sözleri nakletmiştir. (Bu hikâyeler o dönem Arap coğrafyasında çok değer verilen ve sadece belli kesimlerin bildiği ve söz ettiği anlatılardı.  Anlatanlara bulundukları toplumda ayrılık kazandırırdı. Bu nedenle bu hikâyelerle alakalı bilgiyi yazımızın sonunda okuyabilirsiniz.) Müseylime, Tuleyha ve diğerlerinin peygamberlik iddiaları önceki bir yazı dizimizde etraflıca anlatıldığından bu konulara burada girmeyeceğiz. (YN. Bu konuda daha geniş bilgi için İslam Yayılırken Sahte Peygamberler yazı dizimize bakınız)

 

Yukarıda verdiğimiz örneklerden de anlaşılacağı üzere Kuran’a yönelik bazı eleştiriler daha Hz. Peygamber döneminde yapılıp alternatifler üretilmeye çalışılmışsa da, ciddi bir tesir oluşturmadığı için, sahabe veya tabiun* dönemlerinde Kuran’ın metinsel dokusunu savunmaya yönelik herhangi bir girişim başlatılmamıştır. Bir başka deyişle Kuran’ın benzerini ortaya koymaları için muhaliflere meydan okuyuşu yeterli görülmüştür. Hatırlayalım, Hz. Peygamber’in okuduğu vahiyleri kendisinin uydurduğunu iddia etmeleri üzerine şu sure nazil olmuştu. “Şayet onlar bu iddialarında dürüst iseler, Kuran’ın bir benzerini getirsinler de görelim.” (Tur, 33-34). Ayrıca değişik ayetlerde de benzer meydan okuma (tahaddi) örneklerini görmek mümkündür. (Bakara, 23-24; İsra, 88; Kasas, 49-50)

 

  • Tâbiîn (tabiun), bir İslâm dinî terimi. Sahabeleri görmüş olan Müslümanlara verilen isim. İslâm dininde tabiin, sahabeleri gören kişilere verilen addır. Tabiinleri görmüş Müslümanlara Tebeut tabiin denir.

 

Ancak ilerleyen zaman içerisinde kadim Yahudi ve Hıristiyan kültürünün İslam dünyasına katılması ve Müslümanların bu kültürlerle iç içe yaşamaya başlamalarından sonra, bir takım yeni sorun ve itirazlarla karşılaşılmıştır. Örneğin Abbasiler döneminde başlayan tercüme faaliyetleri, gayr-i Müslim din adamlarıyla yapılan teolojik tartışmalar ve onların Kuran’ın metnine yönelik eleştirileri, kimi ilhadi* akımların ortaya çıkması ve bunların olumsuz etkileri gibi nedenler, Müslüman âlimleri harekete geçirmiş ve Kuran-ı Kerim’in ilahi kaynaklı olduğunu ortaya koyabilmek için bir hayli çaba sarf etmişlerdir. Bunlar bir taraftan Kuran’ın benzerini ortaya koymaları için müşriklere meydan okuyan ayetleri referans gösterirlerken, diğer taraftan da geçmişte benzer itirazları yapanların içine düştükleri acziyete dikkat çekmişlerdir. Bu gayretlerin bir ileri adımı olarak içerdiği haberler yönüyle Kuran’ın mucizevî bir özellik taşıdığına yönelik görüşler dillendirilmiş ve bu görüşler yavaş yavaş İ’cazu’l-Kuran (Kuran’ın Mucize oluşu) adı altında müstakil eserlerin kaleme alınmasına kadar uzanmıştır.

 

  • İlhad, İslam dinine ve Kur'an'ın koyduğu kurallara karşı gelme. Özellikle kelâm kitaplarında İslam'ın ilk dönemlerinden beri, felsefi düşüncenin etkisiyle İslâm dinini ve peygamberlik kurumunu eleştirerek filozofları peygamberlerden üstün tutmak amacıyla kullanılır. 

 

Buraya kadar anlattıklarımız ve de bundan sonra da anlatacaklarımız Allah Kelamı Kuran’ın Hz. Peygamberin beşeri yönüne vurgulamasını anlatmak amacındadır. Hz. Muhammed’in üstünlükleri veya ayrıcalıklı yönleriyle ilgili sayısız iddialar ve tasvirler dillendirilse de, bunların pek çoğu vahyin hakikatine aykırıdır.

 

 

NADR B. HARİS  - RÜSTEM VE İSFENDİYAR HİKÂYELERİ

 

Nadr b. Haris (624), Rasulullah ile mücadele eden Kureyş’in ileri gelen liderlerinden birisi olup tam kimliği; Nadr b. Hâris b. Kelede b. Alkame b. Kelede b. Abd-i Menâf b. Abdu’d-Dâr b.Kussayy’dır. Okuma yazma bilen ve etkili konuşan biriydi. Nadr b. Hâris, ticaretle uğraşır ve çok seyahat ederdi. Bu seyahatleri sırasında uğradığı yerlerin âlimleriyle görüşüp bilgi edinirdi. Hîre'ye de gitmiş, orada Acem şahlarının hikâyelerini, Rüstem ve İsfendiyar'a ait birtakım hikâyeleri öğrenmişti. Acem kitapları okur, Hıristiyanlar ve Yahudilerle oturup kalkardı. Hîre'de, ud çalmayı ve Hîrelilerin şarkılarını öğrenmiş; bunları Mekkelilerden birçok kimseye de öğretmişti. Nadr, sazını ve sözünü, Hz. Peygamber’i ve onun dinini kötülemek için kullanmıştır. Başka topluluklardan edinmiş olduğu bilgilere güvenerek Hz. Peygamber ile münazaraya kalkışır ve Rasûlullah’a hakaret ederdi. O, öğrendiği hikâyeleri insanlara anlatarak İslâm’a girmelerini engellemeye çalışırdı.

 

Peygamberimiz meclisten kalkar kalkmaz, arkasından Nadir b. Haris gelir, Peygamberimizin (asm) yerine geçer ve:

"Ey Kureyş cemaati! Vallahi, ben ondan daha güzel söylerim. Siz benim yanıma geliniz! Ben size onun anlattıklarından daha güzelini anlatırım." dedikten sonra,  Acem şahlarının, Rüstem ve İsfendiyar’ın hikâyelerini anlatır;  "Muhammed benden ne ile daha güzel konuşurmuş? Ben size anlattığım hikâyeleri nasıl başkalarından yazıp aldımsa, o da bunları başkalarından yazıp almıştır!" der; "Hangimizin sözü daha güzel? Benimki mi, yoksa Muhammed'inki mi?" diye sorardı.

Peygamberimiz (asm), bir ara, Ebu Uhayha Saîd b. Âs'ın yanına uğrar, ona İslâmiyeti anlatırdı. Ebu Uhayha, Peygamberimiz (asm) hakkında "O, semadan konuşuyor!" demeye başlamıştı.

Nadir b. Haris, Ebu Uhayha'nın yanına gidip: "İşittiğime göre; sen Muhammed'in sözlerini güzel buluyor, beğeniyormuşsun. Bu nasıl olur? O, ilahlara dil uzatıyor! Baba ve atalarımızın cehennemde olduklarını söylüyor! Kendisine tâbi olmayanları azapla tehdid ediyor!" dedi.

Bunun üzerine, Ebu Uhayha, Peygamberimize (asm) düşman kesildi. Peygamberimizi (asm) yermeye, getirdiklerini ayıplamaya ve "Doğrusu, biz bunun getirdiklerinin bir benzerini daha işitmedik! Böylesi ne Yahudilikte, ne de Hıristiyanlıkta var!" demeye başladı. Ebu Uhayha ilk sözünden döndüğü zaman, Nadir b. Haris ona teşekkür etmeye gitti.

 

Halbuki, Nadir b. Haris, bundan önce, Peygamberimizin adını duyduğunda ve gönderileceği zamanın yaklaştığını işittiği zaman: "Vallahi, bize bir uyarıcı gelecek olursa, biz milletlerden herhangi birisinden daha çok, doğru yolu tutarız." demişti. Nadir b. Haris; Kur'ân-ı Kerîm okunduğu zaman: "Bunlar, öncekilerin masallarıdır! Ben de size, Allah'ın indirdiği gibi,   indireceğim!" derdi. "O, getirdiği kitap üzerinde, ancak, şu Esved b. Muttalib'in kölesi Cebr ile Şeybe veya Utbe b. Rebia'nın kölesi Addas'ın ve daha başkalarının yardımını görüyor!" diyordu.

Bu nedenle, Kur'ân-ı Kerîm'de içinde "esâtîr" kelimesi geçen sekiz âyet, Nadir b. Haris hakkında nazil olduğu rivayet edilir. 

Nadr b. Haris, Bedir savaşında esir edilen müşriklerden olup, Hz. Ali tarafından boynu vurulmuştur. O zaman henüz esirlerle ilgili ayetler inmediği için, ayetlere dayalı bir esir hukukundan söz etmek doğru olmaz.

 

Nadr b. Haris hakkında şöylece bilgilendikten sonra şimdi konumuza dönebiliriz.

 

Heft Han ( Tehlikeli Geçitler )

 

Eski edebiyatta iki ayrı manada kullanılan Heft Han vardır. Bunlardan birincisi Nev’îzâde Atâî’nin (Ö. 1045/1635) dönemin İstanbul hayatından izler taşıyan mesnevisinin de adı  olan  yedi bölümlük maceralar içeren esas çerçeveyi oluşturan bir hikâye içinde yer alan yedi küçük hikâyeden meydana gelmiş olan mesnevilere verilen addır.

 

Diğeri ise bu yazımızın konusu olan her birinde başka türlü bir tehlikeler bulunan ve yedi menzilden oluşan efsanevi tehlikeli geçittir. Eski edebiyatta her birinde yedi tehlikeli menzil (durak) bulunan efsanevi iki geçit (akabe) vardır. Bunlardan birisi Rüstem-i Zal diğer ise İsfendiyar’la ilgilidir.

 

Eski dilde akabe geçit manasındadır.  Edebi eserlerde mazmun, kıssa, telmih ve benzetme olarak anılırlar.  Bu konu Türk edebiyatına Fars edebiyatından girmiştir. Heft hân” ifadesi Firdevsî’nin Şâhnâme’sinde, Mâzenderan’da esir olan Keykâvus’u kurtarmaya giden Rüstem’in her birinde devlerle çarpıştığı yedi konağı ve Güştasb’ın Ercasb tarafından esir edilen kızlarını kurtarmak için yola çıkan İsfendiyar’ın savaştığı yedi durağı anlattığı iki bahiste geçmektedir. Bundan dolayı Rüstem ve İsfendiyar’ın her savaştan sonra zaferlerini kutlamak üzere düzenledikleri ziyafet ve şölenlere “heft hân” (yedi sofra, yedi ziyafet) denilmiştir.

 

 

BİRİNCİ GEÇİT- AKABE – Rüstem’in geçidi

 

Edebi eserlerde karşımıza çıkan ilk geçit konusu ilk kez Şehname ‘de geçer. Rüstem’-i Zal’ın  Mazenderan’da  hapiste bulunan Keykavus’u hapisten kurtarmak için çıktığı  yolda yedi menzilde durması, her biri diğerinden daha büyük tehlikeler olan bu yedi menzilin her birinde cinler, devler, cadılar ve askerlerle savaşması tüm bu engellere rağmen Rüstem’in bu geçitleri aşmayı başarması anlatılmıştır. Heft Haân-ı Acem de denilen bu yolculuk sonunda Rüstem, Mazenderan’a varıp Keykavus’u hapisten kurtarır.

Şehname ’de bu geçit ile ilgili anlatılan efsaneler daha sonra edebi eserlerde sık sık üzerinde durulan bir konu olmuştur. Şairler Rüstem’in aşmayı başardığı bu geçitten çeşitli vesilelerle söz etmişler,  bu geçide telmih ve benzetmelerde bulunmuşlardır. Aşılması zor yollar başarılması müşkül işler bu şekilde izah edilmiştir.

 

 

İKİNCİ AKABE – GEÇİT – İsfendiyar’ın geçidi

 

İsfendiyar’ın Turan padişahı Erscap’ın eline esir düşen hemşerisi ve dostu Keştâsb’ın kızını kurtarmak için geçmek zorunda kaldığı Belh’ten,  Ruyinedez şehrine kadar uzanan  efsanevi yedi tehlikeli geçittirKeştâsb’, yaptırdığı ateşgede’de (Zerdüşt tapınağında )  Kitab-ı Erjenj ve Mani okumakla meşgulken Turan padişahı Erscap, Horasan üzerine yürüyüp Belh’e girip kızını esir alıp Ruyinedez’e getirip hapseder. Bunun üzerine İsfendiyar, dostu Keştâsb’ın kızını kurtarmak için yola çıkar. İsfendiyar’ın önünde birisi üç ay, diğeri iki ay, diğeri ise yedi gün sürecek olan çok tehlikeli üç yol vardır. İsfendiyar her biri bir gün süren ve yedi menzilden oluşan en kısa ve en tehlikeli yolu tercih eder. Her menzilde onu kurt, aslan, peri, ejderha, cadı, simurg, üç dört metre kar, otuz fersah kum beklemektedir. İsfendiyar bu engelleri aşarak Ruyinedez’e gelir. Turan Padişah Erscap’ı öldürüp kızı kurtarır.

Bu iki tehlikeli geçitleri aşan Rüstem ve İsfendiyar, her menzili aştıktan sonra ziyafetler vermişler, han-ı işret sofraları kurmuşlar, içki içmişler ve aştıkları her menzilde zaferlerini bu şekilde kutlamışlardır. Böylece her ikisi de yedi menzil aşmış her yedi menzil sonunda ziyafet vererek yedi sofra açmışlardır.

 

Bu efsaneler ve efsanelerle ilgili hadiseler divan şairlerimizin bahsetmekten hoşlandıkları mevzular arasındadır. Fakat divan şairlerimiz bu iki maceradan Rüstem’le ilgili olanın üzerinde durmuşlardır.

 

Okusun bu heft beyti dastan-ı hân – ı hüner

Heft-hân-ı Nabiya fethetmeden Rüstem henüz        Nabi

 

(Ey Nabi, hüner destanını okuyan kimseler Rüstem yedi sofrasını açmadan evvel bu yedi beyti okusun)

 

Hakkâ garip rezm-i Tehemten – pesend – kim

Her rûzu yâd-ı ma’reke-i  heft – hân verir                Nedim

 

(Bu harp Rüstem’in beğeneceği öyle garip bir harptir ki, onun  heft hân marekesinden -çarpışma yeri- her birini hatırlatır)

 

 

Biraz soluklanıp, devam edeceğiz.

  • YORUMLAR (0)
  • YORUM YAP
    • İlk yorumu sen yap.
  • Ad Soyad E-mail Adres Yorum