MUCİZE KAVRAMI... 2. BÖLÜM
22 Aralık 2019

 

Kaldığımız yerden devam edelim...

 

Herhangi bir kitaplı dine inanmayanların gösterdikleri olağanüstü olaylar da neyin nesi sorusunu ulema şöyle açıklamış. Eğer mucizeye benzeyen bir olay Allah’a inanmayan veya batıl (temelsiz, çürük, boş) bir inanç üzere yaşayan ya da Allah’a isyan eden bir kimseden zuhur ederse buna İstidraç denilmekte.  Ayrıca Hint fakirlerinin uzun süre aç durmaları, ateşte yürümeleri ve su içinde uzun süre havasız durabilmeleri vs. gibi durumlar da yine istidraç kabilinden sayılıyor.

 

İstidraç gösteren kimseler, Allah'ın kendilerine verdiği mal, başarı ve sıhhat gibi nimetlerle isyanlarını daha da artırırlar ve sonuçta helâk olurlar diye devam ediyor ulema.  İnkârcılar ve isyankârlar, Allah'ın kendilerine verdiği, sıhhat, kabiliyet, başarı, makam ve mevki gibi nimetlere rağmen fitne ve fesat çıkarmaya isyan ve fücurlarına (ahlak düşkünlüğü) devam ederler. Bütün bunları yaparken kendilerine ilahî felâketlerin gelmemesini yani gecikmesini haklarında hayır zannederler. Şeytanın yolunda azgınlıklarına artırarak devam ederler ve sonunda helâk olmaktan kurtulamazlar. Gerçekte onların durumu, adım adım yani derece derece Allah'ın gazabına ve helakine yaklaşmakta olmalarıdır. Derece derece aşağı inmek anlamında bu işe istidraç denmiştir. Âyet-i kerimede şöyle buyruluyor. “Âyetlerimizi yalanlayanları, hiç bilmeyecekleri yerden yavaş yavaş helâke götüreceğiz.” (el-A'râf, 182) Hz. Peygamber: "Allahu Teâlâ'nın bir kula, günah işlemesine rağmen dünyada sevdiği şeyleri ihsanda bulunduğunu görürseniz bilin ki o istihraçtır" buyurdu ve ardından şu ayet-i kerimeyi okudu: “Kendilerine yapılan uyarıları unuttuklarında, (indirmiş olduğumuz sıkıntı ve musibetleri kaldırıp) üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Nihayet kendilerine verilenler yüzünden şımardıkları zaman onları ansızın yakaladık, birdenbire onlar bütün ümitlerini yitirdiler.” (el-Enâm, 6/44) (Ahmed b. Hanbel, IV, 145)

 

Evet istidraç olayıyla alakalı olarak ulemanın açıklamaları özetle bunlar. Yapılan bu açıklamaların yukarıda örneklenen “Hint Fakirleri”nin marifetlerini ne derece olumsuz etkileyeceği, ya da etkileyip etkileyemediği konusunu size bırakıyoruz. Tabii bu konuda örnek verilen ayetlerin bu insanlarla olan bağlantıları, yani direkt onları ilgilendirip ilgilendirmedikleri sorusunun cevabını da düşünün bu arada.

 

Ulema bu konuda izahatını da sürdürüyor, bir takım örnekler vererek. Mesela, Hz. Musa (a.s.) Mısır’dan çıkarken Firavun’la müminlerin arasında yaşanan şu hadise mucizeye ve istidraca güzel bir örnektir.

Firavun ve askerleri arkalarından iyice yaklaşınca Musa (a.s.) dua etti. Bir mucize olarak Kızıldeniz önlerinde yarılıp yollar açılınca Firavun da askerlerine dönerek:  “Denize bakın, Benden önce yürüyüp gitmiş olan kölelerime yetişmem için heybetimden nasıl yarıldı da yol hâline geldi! Onların hepsini öldüreceğim! Haydi yürüyün denize!” dedi. Firavun, denizin yarılmasını Hz. Musa ’nın (a.s.) mucizesi olarak değil de, kendi mucizesi olarak görüyordu. Fakat bu hakikatte istidraçtı. ( Y.N. Firavunun bu olayını, ne kutsal kitabımız Kuran’da, ne İncil’de ne de Tevrat’ta bulabildik ???) Hz. Musa (a.s.) ve kavminin ardından, Firavun ve ordusu da denizde açılan yollara girdiler. Fakat engin sularda ilâhî kahra dûçar oldular ve boğulup gittiler. Evet firavun ve adamlarının Musa’nın arkasında denizde boğulduklarını ayrıntılarıyla kutsal kitaplarda bulmak mümkün de bu Firavunun bu istidracı pek belgeli değil. Neyse biz devam edelim..

 

Özetlersek Mucizeden farklı olarak bir de harikulade haller ve kerametler vardır. Bunlar alışılmış olmayan, bir takım olağanüstü olaylar veya haller olabilir. Harikulade olaylar evrende geçerli tabii kanunlara aykırı olarak meydana gelirler. Bu tür olaylar olağanüstü olmak açısından mucizeye benzerse de aralarında büyük fark vardır. Mucize, peygamberlik görevini üstlenmiş peygamberde meydana gelir. Mucize dışındaki harikalar, peygamber olmayan kişilerde görülür. Mucizelerin temelinde inkârcılara meydan okuma varken kerametlerde bu yoktur. Ayrıca mucize, verilen peygambere has bir durum olup taklit edilemezken, keramet birden çok mümin kulda ortaya çıkabilir.  Buna göre, Allah’ın bir ik­ra­mı ola­rak, kâ­mil bir iman, marifet ve takva neticesinde Allah dostlarında, büyük âlimlerde ortaya çıkan ve ta­bi­at kâ­nun­la­rıy­la izah edi­le­me­yen, fi­zik öte­si harikulade olaylardır. Sağlam bir açıklama(!).  Burada yukarıda Hint fakiri ve benzeri kişilerin yaptıkları, gerçekleştirdikleri olağanüstü olaylara kesin bir nokta konuyor. Eğer kitaplı bir dinin mensubu olsaydınız, yaptıklarınız bir peygamber mucizesi olmasa bile pekâlâ bir ermiş, evliya, kutsal kişi kerameti olabilirdi. Bizden olanlar, olmayanlar meselesi.

 

Aklınıza gelen soruyu biliyoruz; peki keramet bir hak mıdır? Din âlimleri bu sorunun cevabını da veriyorlar. Aynen aktarıyoruz: Kerametin hak olduğunun Kuran’da­ki de­lil­le­rin­den bazıları şunlardır:

  • Hz. Sü­ley­man’a (a.s.), ve­zi­ri Âsaf, Se­be melikesi Bel­kıs’ın tah­tı hak­kın­da “... Göz açıp ka­pa­yın­ca­ya ka­dar onu sa­na ge­ti­ri­rim... (en-Neml, 40) de­miş ve bu ger­çek­leş­miş­tir. Demek ki Peygamber Hz. Süleyman isterse gerçekleştireceği mucizeyi yapmayıp (!), vezirinin keramette bulunmasına izin vermiş.

 

  • Hz. Ze­ke­ri­yâ (a.s.), mabe­de ka­pa­nıp ibadetle meşgul olan Hz. Mer­yem’e bak­mak­tan, onun ihtiyaçlarını karşılamaktan sorumluydu. Fa­kat mabede her gir­di­ğin­de Hz. Mer­yem’in ya­nın­da mevsim dışı meyveler ve çe­şit­li rızıklar gö­rü­yor­du. Bu­nun hik­me­ti­ni öğ­ren­mek için Hz. Mer­yem’e: “Bu rı­zık­lar sa­na ne­re­den ge­li­yor?” di­ye sor­muş, Hz. Mer­yem de: “Al­lah ka­tın­dan…” (Âl-i İm­rân, 37) di­ye ce­vap ver­miş­tir. Ve yi­ne Âl-i İmran Suresi’nin 24 ve 25. ayetlerindeki Hz. Mer­yem’in doğ­ru­dan Al­lah tarafından rızıklandırılmasına da­ir ha­ber­ler, ke­ra­me­te birer misaldir.

 

 

Her peygambere bir mucize verilmiştir. Bu hususta Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Hiçbir peygamber yoktur ki, kendisine insanların inanacağı kadar bir mucize verilmemiş olsun.” (Buhari, Fezailü’l-Kur’an, 1; Müslim, iman, 239)

 

 

MUCİZE VE BAZI MÜŞRİKLERİN HELAK EDİLİP BAZILARININ EDİLMEMESİ HUSUSU

 

Hz. Salih’e verilen deve Allah’tan bir delil veya ayet (mucize - 7. Araf, 73.) olarak nitelenmekle birlikte, söz konusu devenin dişi olmamasının ötesinde benzerlerinden bir farkının olmadığını anlıyoruz.  Başka bir deyişle sözü edilen bu deve, Hz. Musa veya Hz. İsa’nın eliyle gerçekleşen tabiat kanunlarına aykırı mucize niteliğinde değildir. Aksine Allah’a ait olduğuna işaret edilerek ona zarar verilmemesi istenmiş ve bu yasağa uymazlarsa helak edileceklerine dair uyarı yapılmıştır.

Özellikle bu kıssadan hareketle, mucizeyi inkârın helakle sonuçlanacağına dair bir genelleme yapılır ve yok edilen kavimlerin başına gelen akıbetlerden örnekler verilir. Aslında Semud kavmi deveyi inkâr ettiğinden değil, ona zarar verilmemesi emrine uymayıp Allah’ın yasağını hiçe saydıkları için helak edilmişlerdir. Ancak bu olay, mucizeyi inkâr olarak yorumlanıp ardından da inkârcıların helakle neticelendiğine dair bir genellemeye dönüştürülmüştür. Öyle ya Hz. Salih’e verilen deveyi inkâr ettikleri için Semud kavmi helak edilmişse, Hz. Salih’ten, Hz. Muhammed’e kadar gelen kavimlerin peygamberlerine mucize verilip onların helakine kapı aralanması, buna mukabil Hz. Muhammed’in kavminin helak edilmemesinin sebebi de ciddi şekilde izaha muhtaçtır. Keza Hz. Musa’nın mucizelerine inanmayan kavminin helak/yok edilmemesi de yine açıklanması gereken önemli bir unsurdur bize göre.

 

Burada aklımıza başka önemli bir soru geliyor. Ne demiştik yukarıda, mucizelerini inkâr edip peygamberlerine zulmeden kavimlerin akıbeti mutlak bir cezayla yeryüzünden silinip yok edilmekse, niçin İsrailoğulları veya Mekkeli müşrikler helak edilmemişlerdir? Öyle ya mucizeyi inkâr veya inkârda ısrarın mutlak anlamda helakla neticeleneceği tezinden gidiliyorsa, bu tür açmazlarla meselenin giderek çözümsüzlüğe sürükleneceği gayet açıktır. Ve bizce bu çözümsüzlüğün düğümlendiği noktaysa, mucize ile helak arasında kurulan sıkı ilişkidir. Geleneksel yorumlarda mucizeleri hafife alan ya da inkârda ısrarcı olup peygamberlerine zulmeden kavimlerin yok edildiklerine dair yaygın bir inanış vardır. Oysa helak edilen veya edilmeyen kavimlerin durumu dikkate alındığında, kimi kavimlerin helakine neden olan tutumlarından daha aşırısını takınan başka kavimlerin bu kapsam dışında bırakıldıklarını görüyoruz. Değil peygamberi ve mucizeleri inkâr etmek, bizzat peygamberlerini öldüren (3. Al-i İmran, 183) veya ateşe atan kavimlerin helak edilmeleri gerekmez miydi?

 

Nitekim Hz. İbrahim’i ateşe atan Nemrut ile peygamberlerini öldüren veya Hz. Musa’nın onca mucizesini hafife alıp her seferinde yeni bir mucize isteyen İsrail oğullarının helak edilmediklerini görüyoruz. Keza inkâr etmeleri bir yana Peygamberimize düşmanlıkta had safhaya ulaşan Mekkeli müşrikler de helak edilmemişlerdir. Sırası gelmişken bazı din âlimlerinin, mucizeyi inkâr durumunda kavmin helak edilmesinin süregelen ve ilahi yasa olduğunda ısrarcı olduklarını, da belirtelim. Eğer bu ulemanın dedikleri doğruysa yukarıda örneklerini verdiğimiz helak edilen veya edilmeyen kavimlerin durumu dikkate alındığında, hâşâ acaba Allah’ın adaletinden söz edilebilir mi? Ya da bir standartsızlık ortaya çıkmaz mı? Yine aynı ulema savlarını desteklemek amacıyla Nemrut’un yurdunu terk eden Hz. İbrahim ve Mısır’dan çıkan Hz. Musa’yı delil göstermişlerdir. Oysa yukarıda da belirttiğimiz üzere Hz. Musa’nın mucizelerine inanmayan İsrailoğulları da helak edilme kapsamı dışında bırakılmışlardır. Buna mukabil Hz. Nuh, Hz. Lut veya Hz. Salih gibi bazı peygamberlere inananlar kurtarılırken, inkârda direnenler helak edilmişlerdir.

 

 

HZ. MUHAMMED VE MÜŞRİK MEKKELİLERİN HELAKI İDDİASI

 

İnkârda ısrar eden veya peygamberlerine zulmeden kavimlerin helak edildiklerine dair bir genelleme yapıldığı için Hz. Peygambere zulmeden müşriklerin de aynı akıbete uğradıklarına dair ilginç iddialar yine bu çevrelerce dillendirilmiş, hatta örnek olarak da BEDİR SAVAŞI verilmiştir. Nitekim bu savaşta bazı üst düzey inkârcıların, önderlerinin öldürülmeleri, onların helaki olarak yorumlanmıştır. (İmam Şibli) Üstelik onların helaki için bizzat Hz. Peygamber’in dua ettiği, bu duanın Bedir’de gerçekleştiği ve bu olayın Peygamberimizin “Helak Mucizesi” olduğu yorumları yapılmıştır. Oysa Bedir Savaşı’nda öldürülen müşrik önderlerin durumunu müşriklerin helaki olarak nitelendirmek ve bu olayı mazide helak olmuş kavimlerin durumuyla irtibatlandırmak mümkün değildir. Eğer böyle olsaydı Bedir’den sonraki Uhud ve Huneyn savaşlarını izah etmek nasıl mümkün olabilirdi? Allah, Peygamberin Bedir’de dualarını kabul edip kendisine o savaşta “Helak Mucizesi” verdiyse, adını verdiğimiz diğer savaşlarda neden Hz. Muhammed’in dualarını kabul etmeyip, yeni helak mucizeleri vermedi sorusu akla gelmez mi?

 

Uhud Savaşı’nda ne olmuştu sorusunu cevaplayalım..

Uhud Muharebesi, 23 Mart 625'te Uhud Dağı'nda şimdiki Arabistan'ın kuzeybatısında, Medine'deki Müslümanlar ile Mekkeli Ebu Süfyan'ın ordusu arasında yapıldı. Muharebenin en önemli sonuçlarından biri Hz. Hamza'nın öldürülmesidir. Resûl-i Ekrem, Cahiliye döneminin kin ve nefret duygularıyla Bedir’in intikamını almak isteyen Kureyş ile Medine dışında savaşmak istemiyordu. Ancak Bedir Gazvesi’ne katılmamış bazı gençler ile düşman ordusunun ekili arazi ve bahçelerini tahrip etmesine kızan Ensârdan bazılarının ısrarı üzerine bin kişilik orduyla şehre 5,5 km. uzaklıktaki Uhud’a gitmeye karar verdi.

Yolda, münafıkların reisi Abdullah bin Übey bin Selûl 300 kadar adamıyla İslam ordusunu terk edip şehre geri döndü. Yanında kalan 700 sahabesiyle Uhud dağı eteklerine gelen Resûlullah, Müslümanların en büyük sancağını Mus‘ab b. Umeyr’e, Evs’in sancağını Üseyd b. Hudayr’a, Hazrec kabilesinin sancağını da Sa‘d b. Hubâb’a teslim etti. Arka tarafı emniyete almak için Ayneyn tepesine Abdullah b. Cübeyr (r.a.) komutasında elli okçu yerleştirdi ve onlara savaşın seyrine bakmaksızın, kendisinden bir emir gelmedikçe yerlerinden ayrılmamalarını emretti.

İki ordu 7 Şevval 3 (23 Mart 625 ) Cumartesi günü karşılaştı ve Müslümanlar başlangıçta Kureyşlileri püskürtüp geri çekilmeye mecbur bıraktılar. Düşmanın bozulup kaçmaya başladığını gören okçular, kumandanları Abdullah b. Cübeyr’in bütün ısrarlarına rağmen yerlerinden ayrılarak ganimet peşine düştüler.

Ayneyn tepesinin stratejik önemini tıpkı Rasûlullah gibi takdir eden Kureyş ordusunun süvari birliği komutanı Hâlid b. Velîd, Müslüman okçuların yerlerinden ayrıldığını görünce, savaşın kaderini değiştirecek bir hamle ile yerinde kalan birkaç okçuyu da şehit ederek İslam ordusuna arkadan saldırdı. Bu hamlenin ardından savaşın seyri bir anda değişti ve başta Hz. Peygamber’in amcası Hz. Hamza olmak üzere yetmiş Müslüman şehit oldu. Şehitler arasında Abdullah b. Cahş, Mus‘ab b. Umeyr ve Abdullah b. Cübeyr de vardı. Müslümanlar ansızın önden ve arkadan uğradıkları hücum sebebiyle ne yapacaklarını şaşırmışlar, birçok şehit vererek dağılmışlardı. Bir ara, Rasûlullah (s.a.s.)’ın etrafında sadece, ikisi muhacirlerden, yedisi ensârdan olmak üzere dokuz kişi kalmış, bunlar da birer birer şehit düşmüşlerdi. Müslümanların bu dağınık durumlarından yararlanan müşrikler, Rasûlullah (s.a.s.)’ın yanına kadar sokuldular. Atılan bir taşla Peygamber Efendimizin dudağı yarıldı, dişi kırıldı ve İbni Kamie’nin kılıç darbesiyle de yere yıkıldı. Zırhından kopan iki halka yanağına battığından yüzünden de yaralandı.

Ashâbı kirâm, savaş alanında Peygamberimizi bir türlü bulamıyorlardı. Hâlbuki Rasûlullah (s.a.s.) bulunduğu yerden hiç ayrılmamıştı. Nihayet Hz. Peygamber Efendimizi Ka’b b. Mâlik gördü ve: Ey mü’minler, Rasûlullah (s.a.s.) burada, diye haykırdı. Ka’b'ın sesini duyan Müslümanlar, hemen Peygamberin çevresinde toplanarak, müşriklerin saldırılarını durdurdular. Bu arada Rasûlullah’ın öldürüldüğüne dair yayılan yalan haberin etkisiyle çatışmalar yavaşladı. Müslümanlar Uhud dağının eteklerine çekilerek Hz. Peygamber’in, müşrikler ise Ebû Süfyân’ın etrafında toplandılar. İki ordu birbirinden ayrıldı ve savaş sona erdi.

 

Müslümanlar birbirinden habersiz üç fırka olmuşlardı

1) Rasûlullah şehit olduysa, Allah bâkidir. O’nun yolunda biz de şehit oluruz, diyerek savaşa devam edenler. Enes b. Nadr (Enes b. Mâlik’in amcası) bunlardandı. Yetmişten fazla yara aldıktan sonra şehit düşmüştür.

2) Rasûlullah (s.a.s.)’in etrafını çevirip, vücutlarıyla O’na siper olan, O’nu düşman saldırısına karşı koruyanlar. Bu ilk panik esnasında da Hz. Peygamberin yanından otuzdan fazla sahabe vardı. Bununla beraber kaynaklarda bunlardan isimleri zikredilen on altı kişi vardır. Sekizi Mühacir, yedisi de Ensardandır. Muhacirler şunlardır: Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Ali, Abdurrahman b. Avf, Sad, Talha, Zübeyir, Ebu Ubeyde.

Ensardan olanlar ise şunlardır: Ebu Dücane, Hubab b. El-Müzir, Asım b. Sabit, Hars b. Samme, Sehl b. Huneyf, Sad b. Muaz, Sad b. Ubade, Muhammed b. Mesleme.

3) Rasûlullah şehit olduktan sonra, burada durmanın manası yok, diyerek, savaş alanından ayrılanlar. Bunlardan bir kısmı dağlara çekilmişler, bazıları ise Medine’ye dönmüşlerdi.

 

Savaşta 37 veya 22-23 kişi kayıp verdikleri rivayet edilen Kureyşliler, Bedir’in intikamını aldıklarını söyleyip seviniyorlardı. Rasûlullah’ı öldürememişlerdi ama O’nun amcası Hz. Hamza’yı şehit etmişlerdi. Ebû Süfyân’ın karısı Hind bint Utbe, Bedir’de öldürülen babası Utbe, kardeşi Velîd ve amcası Şeybe’nin intikamını almak üzere Hz. Hamza’nın ciğerini alıp çiğnemiş ve Hz. Hamza’ya attığı mızrakla şehit eden Vahşî b. Harb’e vaad ettiği ödülü vermiş, kendisini azat etmiştir.

Uhud’da şehitlerin cesetlerinin müşrikler tarafından parçalanması, kulak ve burun gibi uzuvlarının kesilmesi (müsle cezası) Müslümanları büyük acıya boğmuş, bazı Müslümanlar da buna karşılık olmak üzere müşrik cesetlerine aynı muameleyi yapmak istemişlerdi. Fakat bu konuda nazil olan Nahl Sûresi’nin 126. Ayeti* ve Hz. Peygamber’in uyarısı üzerine bu düşüncelerinden vazgeçtiler. Uhud savaşına on civarında kadın sahabe katılmış ve askerlere su dağıtımı, yaralıların tedavisi gibi hizmetlerde bulunmuşlardır. Hz. Peygamber’in azatlısı Ümmü Eymen, Ümmü Umâre, Hz. Fâtıma, Ayşe ve Ümmü Süleym  bunlar arasındadır. Özellikle Ümmü Umâre Müslümanların zor durumda kaldıkları sırada Hz. Peygamber’in yanında düşmanla yalınkılıç vuruşmuş, Hz. Fâtıma da Hz. Peygamber’i yaralandığı sırada tedavi etmiştir. Uhud Gazvesi’yle ilgili olarak bazı ayetler nazil olmuştur. (bkz. Âl-i İmrân 3/120 vd., bilhassa 139-142, 156, 165)

“Eğer ceza ile karşılık verecekseniz ancak size yapılan kötülüğün türü ve miktarı ile karşılık verin. Eğer sabrederseniz elbette ki bu sabredenler için daha hayırlıdır.”Nahl Suresi, 126.

 

Bedir Savaşı’nın ana konumuzla ilgisi ne diyenler umarız Peygamberimizin bu savaşa giderken tıpkı Uhud Savaşı’na giderken yaptığı gibi dua etmediğini ve bu nedenle Allah’ın “Helak Mucizesini” göndermediğini, eğer dua etseydi bu cenk kazanılırdı iddiasında bulunmazlar.

 

Huneyn Savaşı’na gelince… (Şevval, 8. H/630 M.) Mekke'nin fethinden sonra Müslümanlarla Havazin Müşrikleri arasında meydana gelen savaş. Bu savaş Peygamberin komutasında kazanılan bir zaferle sonuçlanmıştır. Ancak aşağıda kısaca özetleyeceğimiz gibi, bu zafer hiç de öyle kolay gerçekleşmemiştir. Bu Huneyn Savaşı, Hz. Muhammed’in savaş zekâsını, başarılı savaş taktiğini göstermesi açısından son derece ilginçtir.

  • HEVÂZİN Kabilesi; (Benî Hevâzin) Adnânîler’e mensup bir Arap kabilesi. Adını Hevâzin b. Mansûr b. İkrime’den alan kabilenin soyu Adnân’a dayanır. Kays Aylân’a mensup olan Hevâzin’in önemli kolları arasında Benî Sa‘d b. Bekir, Benî Münebbih b. Bekir ve Benî Muâviye b. Bekir ile tâli kollarından Benî Cüşem b. Muâviye, Benî Nasr b. Muâviye, Âmir b. Sa‘saa b. Muâviye, Benî Hilâl b. Âmir b. Sa‘saa ve Benî Sakīf b. Münebbih kabileleri zikredilebilir. Bu büyük kabile, Mekke ile Necid arasında yer alan geniş sahada ve güneyde Yemen’e kadar uzanan bölgelerde yayılmış durumdaydı.

 

Rasûlüllah (s.a.s) Mekke'nin fethi için Medine'den ayrıldığı zaman, nereye gideceğini açıklamamıştı. Rasûlüllah'ın Havazin kabilesi kendi üzerlerine gelebileceği endişesiyle savaş hazırlıkları yapmıştı. Müslümanlar Mekke üzerine yürüyüp orayı fethedince, Havazin kabilesi artık sıranın kendilerine geldiğini anladılar ve savaş hazırlıklarını tamamlayıp kendilerinin saldırmalarının daha uygun olacağını hesapladılar. Rasûlüllah bütün Arabistan'ı tevhid bayrağı altında birleştirmek kararında olduğu için, Müslümanlarla müşriklerin er veya geç çatışmaları kaçınılmazdı.

Havazinliler; Taifli Sakifoğulları ve diğer müşrik Arap kabileleri ile ittifak kurarak kısa bir zaman içinde yirmibin kişilik bir ordu hazırlamışlardı. Havazinlilerin lideri Mâlik bin Avf, bu savaşın bir ölüm kalım savaşı olduğunun farkında idi. Askerlerinin bütün güçleriyle savaşmasını sağlamak için kabilesinin bütün çocuklarını, kadınlarını ve mallarını birlikte getirmişti. Bu hareketiyle, bir yenilginin onlar için top yekûn yok olma anlamı taşıyacağını herkese anlatmak istiyordu.

Rasûlüllah (s.a.s), müşrik kabilelerin bu ittifaklarını ve savaş hazırlıklarını haber alır almaz derhal savaş hazırlıklarına başladı. Hazırlıkları süratle tamamladıktan sonra 12.000 kişilik bir orduyla Mekke'den çıktı. İslâm ordusunun dört bini Ensardan, bini Muhacirlerden, beş bini Müslüman olan Arap kabilelerinden, ikibini de Mekkelilerden oluşuyordu. Hatta seksen kadar Mekkeli müşrik de onlarla birlikte idi. Müşriklerin amacı, galibiyet halinde ganimetten pay almak ve Müslümanların durumlarını görmekti.


İslâm ordusu muntazam bir yürüyüşle Huneyn civarına geldi. İslâm ordusunun böylesine büyük bir kuvvetle savaşa çıkması Müslüman savaşçılar üzerinde son derece büyük bir etki uyandırdı. Hatta içlerinden bazıları işi kibir noktasına kadar götürerek böyle büyük bir ordunun asla yenilemeyeceğini düşündüler. Bunu Rasûlüllah'a açıkça söyleyenler bile oldu. Peygamberimiz bu sözlerden hiç hoşlanmadı. Çünkü, ordu ne kadar büyük ve kuvvetli olursa olsun, gurur ve ihmal yüzünden darmadağın olabilirdi. Müslümanları şimdiye kadar zafere ulaştıran sayıları ve kuvvetleri değil, Allah'a olan imanları ve Allah'ın yardımı idi. Bunu unutmak, kulluk bilincinin zedelenmesine ve her zaman felâketlere neden olmuştu.


Mâlik bin Avf, ordusuyla Huneyn'e daha önce gelmişti. Huneyn, Mekke ile Tâif arasında, Tihame bölgesinde birçok inişli çıkışlı, dar geçitleri ve gizli yolları olan geniş bir vadidir. Mâlik, vadinin doğal durumundan yararlanarak ordusunu pusuya yatırdı. Hz. Muhammed Huneyn civarına gelince İslâm ordusuna savaş düzeni aldırdı. Öğütler vererek çarpışmaya teşvik etti; sadakat ve bağlılık gösterirler, güçlüklere göğüs gererek dayanırlarsa zafere ulaşacaklarını müjdeledi.


İslâm ordusunun öncü süvari birliğinin kumandanı Halid b. Velid idi. Ordu Huneyn vadisine doğru hareket etti. Halid b. Velid gururlu bir şekilde, düşmanın pusu kurması ihtimalini hiç hesaplamaksızın düşmanın işgal ettiği tahmin edilen yere doğru ilerledi. Fakat hiç ummadıkları bir anda müthiş bir saldırıya uğradılar. Askerler ne yapacaklarını şaşırdılar. Bu ani ve amansız saldırı, Halid b. Velid'in komuta ettiği Süleymoğulları atlıları arasında büyük bir bozguna yol açtı. Geriye dönüp hızla kaçmaya başladılar. Korku ve panik bir anda asıl ordu içinde de yayıldı. Ordu şaşkın bir vaziyette kaçışmaya başladı.


Yirmi yıldır çetin mücadelelerle elde edilen parlak sonuç, şimdi, bu sabahın alaca karanlığında bir anda sönüp gidecek miydi? Hayır, Allah'ın emir buyurduğu üzere sabretmek, dayanmak gerekiyordu. Peygamberimiz de öyle yaptı. Yanında sadece Hz. Ali, Hz. Abbas, amcası Haris'in oğlu, Ebu Süfyan ve iki oğlu (ki birisi ilk anda şehit olmuştur) Fazl ibn Abbas, Eymen ibn Ubeyd (Rasûlüllah'ın azadlısı Ümmü Eymen'in oğlu) ve Üsame İbn Zeyd'den oluşan sekiz kişi kalmıştı. Buna rağmen büyük bir kahramanlık örneği göstererek yanında kalan bir avuç Müslümanla birlikte savaşa koyuldu. Hz. Abbas, Rasûlüllah (s.a.s)'a bir zarar gelmemesi için atının dizgininden tutmuş, çevrelerini saran düşmanı yarmaya çalışıyordu.


Bu arada, bazı Mekkeliler Müslümanların dağılışını görünce, sevinç duygularını gizlemeye bile gerek görmeden kalplerinde bulunanı dile getiriyorlardı. Çantasında taşıdığı fal oklarıyla savaşa gelen Ebu Süfyan b. Harb, "Artık onların bu bozgunları denize varıncaya kadar sürer. Andolsun ki Havazinliler onları yener" derken, Safvan b. Ümeyye'nin sözde Müslüman olan kardeşi Kelede, "Muhammed ile ashabının bozguna uğradıklarını müjdelerim; artık bugün sihir bozuldu" diyordu. Uhud'da öldürülen Kureyş'in sancaktarı Osman ibn Ebi Talha'nın oğlu Şeybe ise, hem "Bugün Muhammed'den intikam alıyorum" diye bağırıyor, hem de peygamberimizi öldürmenin yollarını arıyordu.


Savaşın kargaşası içinde Rasûlüllah vadinin sağ tarafına doğru çekildi. Câbir'den yapılan bir rivâyete göre Rasûlüllah (s.a.s) kaçışan Müslümanlara, "Nereye gidiyorsunuz ey insanlar! Ben Rasûlüllahım, Ben Muhammed b. Abdullah'ım" diye sesleniyordu. Fakat develer birbirine giriyor, insanlar alabildiğine kaçışıyordu. Bunun üzerine Hz. Muhammed yanındaki Hz. Abbas'tan Müslümanlara geri çağırmasını istedi. Hz. Abbas yüksek sesle "Ey Akabe'de biat eden Ensar, gelin! Ey Rıdvan ağacı altında bey'at edip söz veren Muhacirler, dönün! Muhammed buradadır! Nereye gidiyorsunuz?" diye bağırmaya başladı. Bu çağrıyı duyanlar "lebbeyk" (Buyrun, emredin efendim) diyerek koşup Rasûlüllah'ın çevresinde toplanmaya başladılar.

Hz. Peygamber çevresinde toplanan Müslümanları muntazam bir birlik haline getirerek düşmana karşı saldırıya geçti. Çarpışmanın olağanüstü bir şiddet kazandığı sırada "İşte ocak şimdi kızıştı" diyerek yerden bir avuç toprak alıp düşmanların üzerine fırlattı.


Çarpışma şiddetle sürerken Hz. Ali büyük bir fedakârlık örneği göstererek Havazin kabilesinin sancaktarını öldürmeye muvaffak oldu. Bu olay Müslümanların savaş güç ve isteklerini bir kat daha artırdı. Savaş öylesine şiddet kazanmıştı ki, düşman bu kesin taarruza karşı koyamayarak hezimete uğradı ve kaçmaya başladı.
 

Allah'ın yardımı bir kere daha yetişmişti. Allah Müslümanları sınamış, bir anlık gafletlerinin sonucunu onlara acı bir şekilde göstermişti. Bu savaştan sonra nazil olan bir ayette bu durum şöyle dile getirilmektedir: "Andolsun ki. Allah size birçok yerlerde ve çokluğunuzun sizi böbürlendirdiği fakat bir faydası olmadığı, yeryüzünün geniş olmasına rağmen size dar gelip de bozularak arkanızı döndüğünüz Huneyn gününde yardım etmişti" (et-Tevbe, 9/25).


Rasûlüllah (s.a.s) düşmanın kaçmaya başladığını görür görmez derhal takip edilmesini emretti. Düşman gayet şiddetli bir şekilde takip edilmeye başlandı. Havazin kabilesi reisi Mâlik bin Avf yanında az bir kuvvet olduğu halde yüksek bir tepe üzerinden ordusunun geri çekilmesini himaye etmeye çalıştı. Fakat ordu ile birlikte getirdiği kadın ve çocukları savunma başarısını gösteremedi.


Bu savaşta Müslümanlar düşmandan çok sayıda esir ve ganimet elde ettiler. Savaşta öldürülmüş olanların miktarı sayıldığında İslâm ordusunun beş şehit, düşman ordusunun ise yetmiş kayıp verdiği anlaşıldı. (Y.N. İslam ordusu 12.000 kişi, müşriklerin ordusu da 20.000, toplam 32.000 savaşçı. İslam ordusu 5 şehit veriyor, müşriklerinse 70 kaybı var. 32.000 savaşçıdan toplam 75 kişi canını yitirmiş. Kaynaklar sağlam İslam kaynakları. O zamanki savaşlar daha mı dostaneydi acaba? Öylesine sordum, aklıma takıldı da.)

Düşman ordusu dağınık biçimde ve değişik yönlerde geri çekildiği için birçok kollara ayrıldı. Bir kısmı Mâlik bin Avf komutasında oldukları halde Mekke-Taif yolunu izleyerek Taif kalesine, bir kısmı Batn-ı Nahle'ye, bir kısmı da Evtâs taraflarına gittiler.


Rasûlüllah Evtâs yönünde kaçanları izlemek üzere bir birlik görevlendirdi. Bu birlik düşmana Mekke'nin kuzey doğusunda bulunan Evtâs'a vardı. Aralarında son derece kanlı bir savaş oldu. Hatta savaş sırasında Müslüman birliğin komutanı Ebu Amr şehid oldu. Fakat onun yerine geçen kardeşi Ebu Mûsâ el-Eş'arî düşman kesin bir yenilgiye uğrattı.


Hz. Peygamber bu zaferden son derece büyük bir memnunluk duydu. Elde edilen ganimeti münasip bir zamanda Müslüman savaşçılar arasında taksim etmek üzere bir sahabenin muhafazasına bırakan Taif` kalesine sığınan düşmanı takiben Taif'e doğru hareket etti. Huneyn savaşıyla Arap yarımadasının şirkten temizlenmesi ve tevhidin hakim kılınması yolunda önemli bir adım daha atılmış oluyordu.

 

 

(Bu bölümün sonu)

 

 

M1
M2
M3
M4
  • YORUMLAR (0)
  • YORUM YAP
    • İlk yorumu sen yap.
  • Ad Soyad E-mail Adres Yorum