MAİL LİSTEMİZE KATILIN

EKONOMİK KRİZLERİN OLUŞUMU VE NEDENLERİ
07 Kasım 2019

GENEL BAKIŞ…

 

Ekonominin temel yapı taşları olarak kabul edilen mal, hizmet, üretim, döviz fiyatları üzerinde kabul edilebilir seviyelerin ötesinde yaşanan şiddetli dalgalanmalara ekonomik kriz veya Finansal Kriz adı verilmektedir. Hem dünya hem de Türkiye tarihinde karşılaşacağımız birçok yıkıcı ekonomik kriz vardır. 2001 yılında ülkemizde, 2008 yılında ise ABD’de başlayıp tüm dünyaya yayılan krizler, ekonomilerde kalıcı hasarlar bırakmıştır. Son yıllarda küresel ekonomi için kriz yorumları yapılmaya başlandı. Özellikle dünyanın büyük ekonomilerinde görülen dalgalanmalar sonucunda küresel bir krizin yakınlaşmakta olduğu dile getiriliyor. Ülkeler bazında incelediğimizde hem ülkemizde hem de dünyanın birkaç ülkesinde daha bu kriz halleri ile karşılaşmamız mümkün. Ülkemiz için henüz tam anlamıyla bir kriz yaşanıyor denmese bile yüksek enflasyon, artan işsizlik gibi veriler, kapıdaki krizin habercisi olarak görülüyor. En kısa haliyle; ülkelerin makroekonomik veriler dengesinde değişiklik oluşması ile meydana gelen duruma Ekonomik Kriz denir. Aynı şekilde mal, hizmet ile üretim faktörleri fiyatlarının ve yerel para biriminin değerinin çeşitli nedenlerle ani olarak kabul edilebilir düzeyi aşan şekilde dalgalanması, buna bağlı olarak ekonomik faaliyetlerin yavaşlaması ve ileriye dönük belirsizliğin ortaya çıkmasıdır.

 

Tanımdan anlaşılacağı üzere birbirine bağlı olaylar örgüsü şeklinde gelişen ekonomik kriz, çoğunlukla kendini belli eder. Buna karşın önlem alma konusunda gecikilebilir veya atılan yanlış adımlarla daha da kötüleşmesine neden olunabilir. Dolayısıyla krizin iyi bir şekilde anlaşılması, doğru müdahale edilmesi için en önemli noktadır.

Piyasa bozulma sinyalleri ile kendini hissettiren ekonomik kriz; durgunluk, fiyat dengesizlikleri, döviz kurlarında aşırı yükselme gibi etkiler görülmeye başlanır. Talep faktöründeki artışa karşın, üretim kısıtlanmaya başlar ve arz/talep dengesi bozulur. Yükselen hammadde fiyatları, işçilik ve enerjiye bağlı olarak maliyet kalemleri artar. Bu şekilde üretim azalır ve işsizlik sorunu yaşanmaya başlar. Bu konular için bir önlem alınmazsa ekonomik kriz kendini iyice hissettirir.

Resesyon ve depresyon tanımları, ekonomik krizi açıkça tanımlayan hallerdir. Örneğin; literatürde ekonominin iki çeyrek üst üste küçülmesi olan resesyon, ekonomik faaliyetlerin yavaşlaması ve durma noktasına gelmesidir. Bu tanım, ekonomik krizin teşhisinde tartışmasız en önemli noktalardandır.

 

Krizin başlangıcı için ekonomideki en iyimser zamanlara bakmak gerekir. Çünkü ekonomik büyümenin etkisiyle likidite bolluğu yaşanır ve varlık fiyatlarında balonlar oluşmaya başlar. Aynı zamanda tüketicinin talebinde artış görülür. Eğer tüketicinin talebini yeteri kadar karşılayacak arz bulunmuyorsa enflasyon yükselişi ile bir kriz beklenmeye başlanabilir.

Finans ile konut piyasalarında irrasyonel ve spekülatif yatırımcı davranışları yüzünden varlık fiyatları, sürdürülebilir olmayan düzeylere çıkmaya başlar. Bu fiyatların çeşitli nedenlerle düşmeye başlaması sonucunda da piyasalardan kaçış başlar ve tüm piyasaları etkisi altına alır. Hızlı faiz artışı gibi nedenlerle varlık fiyatları ile talebin, ani ve beklenmedik şekilde gerilemeye başlaması, genellikle bir ekonomik krize neden olur. Düşen fiyatlar, kredi ve likidite sıkışıklığı yaratarak finansman maliyetlerinin yükselmesine, talep ile üretimin daralmasına neden olur. Bu şekilde darboğaza giren reel sektörde yaşanan küçülme ve iflaslar işsizliğin artmasına, gelir düzeyinin gerilemesini beraberinde getirir. Yabancı yatırımcılar ülkeden çıkar, cari açık ve kamu/özel sektör borçlarının finansmanında sıkıntı yaratır.

 

 

Bu şekilde döviz kurlarında ani ve hızlı yükselişler, ithalata bağlı reel sektörde üretim ve satışların gerilmesi, toplu iflaslar görülmeye başlanır. Tüm bunların sonucunda da bir ekonomik kriz yaşanmaya başlandığı anlaşılır.

Faiz oranlarındaki artış, hisse senedi piyasaları ve varlıkların aşırı değerlenmesi de ekonomik krizin nedenleri arasında yer alır. Faiz oranlarının artması, finansal piyasalarda varlık değerlerinin gerilemesine, kredi ve likidite sıkışıklığına neden olacaktır. Sonucunda da bir ekonomik krizi meydana getirecektir.

Çeşitli nedenlerle yatırım ortamına olan güvenin azalması ve riskten kaçış eğiliminin artması ile paniğe kapılan yatırımcıların yoğun satış dalgası, finans piyasalarında bir krize neden olacaktır. Buna ek olarak spekülatif alımlarla gayrimenkul gibi varlıkların değerlerinin sürdürülebilir olmayan seviyelere kadar yükselmesi sonrasında aniden düşüşü, ekonomik krizi tetikleyecektir.

 

Bu genel girişten sonra ekonomik krizlerin nasıl ortaya çıktığını ve bu krizlerin ortaya çıkmasında hangi nedenlerin etkili olduğunu ortaya koymak gerekiyor. 1990 yılı sonrası ortaya çıkan ekonomik krizlerin yoksulluk ile ilişkisini ele alan bu yazımızda, ekonomik krizlerin nasıl oluştuğu/ortaya çıktığını anlayabilmek için öncelikle, ekonomik krizlerin hangi sebeplerden ortaya çıktığını ele almak daha faydalı olacaktır. Bu krizlerin ortaya çıkış sebeplerinden bahsedilirken de, onların ortaya çıkmasında etkili olan birtakım göstergelere de yer verilmesinin doğru ve yerinde olacağı düşünülmüştür.

 

EKONOMİK KRİZLERİN SEBEPLERİ

 

Türkiye’de yaşanmış önemli krizlerin ortak sebeplerini açıklayabilmek, açıklığa kavuşturabilmek için, gelişmekte olan ülkelerin piyasalarında meydana gelen krizlerin sonuçlarına ve istatistiksel göstergelerine ihtiyacımız vardır. Türkiye’de son yıllarda yaşanmış olan krizler, genellikle döviz ve/veya bankacılık kaynaklı krizlerden oluşmaktadır. Bu yüzden krizlerin ortaya çıkmasında etkili olan göstergeler de, genellikle döviz rezervi veya döviz üzerinden yapılmakta olan sermaye hareketleri ile ilişkili olmaktadır. Bu göstergeleri ekonomik krizlerin sebepleri olarak ele alabiliriz. İlk olarak A.C.nin, 2000 Kasım-2001 Şubat krizlerini incelerken ortaya çıkartmış olduğu kriz göstergelerine bir göz atalım.

 

* Kısa Vadeli Dış Borç/ Döviz Rezervi
* Cari Açık/ Döviz Rezervi
* Cari Açık/ GSYİH
* Toplam veya Kısa Vadeli Dış Borç/ İhracat
* Bankacılık Kesimi Açık Pozisyonu/ Döviz Rezervi
* Banka Kredisi/ Döviz Rezervi
* Para Arzı/ Döviz Rezervi
* Yerli Paranın Değer Kazanması
* Sermaye Hareketlerinde Dalgalanma
* Dış Borç Faizinde ve Risk Priminde Yükselme/ Dalgalanma
* Kısa Vadeli İç Faizde Dalgalanma.

 

Bunların yorumlanmasına gelince…

* Kısa vadeli dış borç/ döviz rezervi: Bir ekonomide meydana gelen kısa süreli faizler, o ülke ekonomisindeki para politikasının bir göstergesi olmaktadır. Türkiye’de döviz, faiz ve borsa bu anlamda birbirinden ayrılamayan üçlü bir ilişkiyi oluşturur. Kısa vadeli faiz oranları, IMF programının süresine bağlı olarak dış kaynak girişimine daha duyarlı hale gelmiştir. Bu duruma bağlı olarak gecelik faiz oranlarında meydana gelen dalgalanmaların büyüklüğü, krizlerin habercisi olmaktadır. Türkiye’deki gelişmeyi bu duruma örnek gösterecek olursak; 2000 yılında kısa vadeli dış borçların döviz rezervine oranı yaklaşık olarak 1 civarında iken, 2000 yılı sonunda 1,5’a yaklaşmıştır.

 

* Cari açık/döviz rezervi: Cari açık/ GSYİH: Döviz rezervinde bir azalma meydana gelir, cari açık da artış gösterirse, doğal olarak cari açığın döviz rezervine oranında bir artış meydana gelir. Mesela, cari açığın döviz rezervine oranı 1999 yılında % 5,9 iken, bu oran 2000 yılının sonunda % 50’ye ulaşmıştır. Bir ülkenin ulusal parasının reel olarak % 25’e ulaşarak değer kazanması, cari açık/yurt içi milli gelir oranının da % 4’e ulaşması demek, o ülkenin krize girmekte olduğunun önemli bir göstergesidir.

 

* Döviz kurunun değer yitirmesi/ yerli paranın değer kazanması: Ayarlanabilir sabit kur sisteminin uygulanmasından dolayı, 2000 yılı boyunca TL, döviz karşısında değer kazanmaya devam etmiştir. Bu durumda bir ülke, ekonomisini düzeltmeye çalışan bir program uyguladığı takdirde, o ülkede maalesef olması gereken durumların aksine gelişmeler meydana gelecektir. Eren ve Süslü ise, ekonomik krizlerin meydana gelmesinde etkili olan bu göstergeleri; ekonomik krizlerin doğacağı konusunda beklentileri beslemekte olan ‘’Ön göstergeler’’ ve krizlerin boyutları/büyüklüğü hakkında bilgi verebilecek ‘’Temel göstergeler’’ olmak üzere iki şekilde incelemiştir. Bu göstergeler şunlardır:

*          Ön göstergeler: Reel kurun aşırı değer kazanması, M2 (vadeli mevduat) para arzının uluslararası rezerv oranında veya cari açıkların GSMH’ye oranında meydana gelen aşırı yükselmeler gibi.

*          Temel göstergeler: Döviz kurlarında meydana gelen aşırı dalgalanmalar, gecelik faiz oranlarında meydana gelen yükselmeler, döviz rezervlerinde önemli miktarlarda meydana gelen azalmalar gibi.

Krizlerin doğmasına yol açan bu göstergelerden kısaca bahsettikten sonra, ekonomik krizlerin sebeplerini şu şekilde açıklayabiliriz:

 

Ekonomik krizlerin temel sebepleri;

 

a)     Faiz oranlarının yükselmesi,

b)     Belirsizliklerin artması,                      

c)      Varlık piyasalarının bilanço üzerindeki etkileri,

d)     Bankacılık sektöründe oluşan problemler.

Bu dört temel faktör, ekonomik krizlerin temelini oluşturmaktadır. Bunlara şu sebepleri de ilave edebiliriz:

* Makroekonomik yapının sürdürülememesi

* Ters seçim ve ahlaki tehlike problemi

* Finansal liberalleşme

* Sürü psikolojisi.

 

 

Makroekonomik Yapının Sürdürülememesi

 

Gelişmekte olan ülkeler son yıllarda dış kaynaklardan yararlanarak büyüme yoluna gitmişlerdir. Ülke hükümetleri sermaye kapasitesinin sınırlı olması, uzun süreden beri yeni reformlara ihtiyaç duyulması ve ekonominin dengesizleşmesinden dolayı uluslararası sermayeye yönelik politikaları uygulamaktadır. Bu durumda ülkelere sermaye girişini hızlandırabilmek için, para ve maliye politikaları etkili olmaktadır.

 

Para ve maliye politikalarının amacı dış sermayeyi çekebilmek olduğundan, ekonomiyi yöneten kişiler, kur kaybını minimize edebilmek ve bu durumda faiz oranlarından meydana gelen kayıpları alternatif yatırımlara oranla yüksek tutabilmek için faiz oranlarını yükseltmeleri gerekmektedir. 1990’lı yıllarda yaşanan deneyimlere bakıldığı zaman, sermaye hareketlerine açık olan ve yumuşak sabit kur sistemini izleyen gelişmekte olan ülkelerde, bu durumlara bağlı olarak parasal krizlerde artışlara rastlanılmıştır. Sabit kur politikasının uygulanması ve faiz oranlarının yükselmesi sonucunda, uluslararası sermaye ülkelere çekilmeye çalışılmaktadır. Böylece, kısa süreli borçlanmalarda aşırı artışlar meydana gelir ve varlık fiyatları reel ekonomiden kaparak şişmeye başlar. Bu durum finansal sektörün zayıflamasına yol açar. Böylece piyasalar dengesizleşerek altüst olur ve yabancı yatırımcılar döviz kaybına uğrar. Durum böyle olunca, ülkeler krize sürüklenir ve sabit döviz kuru sisteminden esnek kur sistemlerine geçmeye çalışırlar. Ancak, esnek kur sistemlerinin de ülkedeki istikrarı bozma riski oldukça yüksektir. Bu yüzden sabit kur sisteminden çıkış zamanını iyi ayarlayabilmek gerekir.

Ters Seçim ve Ahlaki Tehlike Problemi

 

Bankaların müşterilerine kredi verebilmesi genellikle dediğimiz sorunlara yol açmaktadır. Bu durumun ortaya çıkmasında, bankalar borç verirken alıcılarının güvenli veya güvensiz olduklarını tam olarak ayırt edemezler.

Bu yüzden bankalar, bütün müşterilerine yüksek faiz uygulamak zorunda kalırlar. Bu tür uygulama sonucunda da ‘’Ters seçim’’ ortaya çıkmaktadır. Günümüzde ekonomik krizlerin en önemli sebeplerini, ahlaki tehlike problemi oluşturmaktadır. Ahlaki tehlike olarak adlandırılan bu terim, işlerin kötü gitmesi durumunda bedeli ödeyecek olan bir başka kişiyse eğer, riski alacak olan kişinin alacağı riskin ne kadar olacağına kara vermesi gerektiği her durum için kullanılmaktadır. Ahlaki tehlike probleminde tasarruf sahipleri, mevduatları bankaların devlet güvencesi altında olduğunu düşünerekten bu mevduatları izlememekte ve bu konuda hiçbir tedirginlik duymamaktadır. Bu durumda bankalar, devlet güvencesi altında riskli olan projeleri destekler ve genel olarak ekonomiyi krize sokarlar.

 

 

Finansal Liberalleşme

 

Son yıllarda Türkiye’de ve dünya ekonomisinde yaşanan ekonomik krizlerin belki de en önemli sebebini, finansal serbestleşme olgusu oluşturmaktadır. Küreselleşmek (Globalleşme) adına verilen mücadeleler, sermaye hareketlerinin değişmesine yol açmıştır. Kısa süreli spekülâtif bir hal alarak resmi kanallardan özel kanallara inen bu sermaye hareketleri, ülkelerin ekonomilerinde son derece oynaklıklara sebep olmaktadır. Gelişen bir ekonomide, gelir dağılımında adaletli olunması, fiyatlarda istikrarın sağlanması, katma değeri yüksek olan malların üretime sokulması, denk bütçe gibi makroekonomik şartlar sağlanmadan, finansal serbestleşmeye geçildiğinde, ülkeler yarardan çok zarara uğrar. Bu durumda bir ekonomide yapısal ve kurumsal zayıflıklar söz konusu olursa, ekonomide sermaye hareketlerini sağlayabilecek olanaklar sınırlı olur ve bu durumda yüksek faizlerin sunulması ile kısa süreli sermaye akımları cezp edilmeye çalışılır. Böylece finansal serbestleşmeye dayalı olarak, ülkelerde kriz riski artar. 1990 yılından itibaren günümüzde meydana gelen ekonomik krizlerin belki de en önemli sebebini oluşturan bu finansal serbestleşmenin getirmiş olduğu olumsuzlukların temelinde şu hususlar bulunmaktadır:

 

1) Finansal sistemin, finansal serbestleşmeye dayalı olarak düzgün bir şekilde işleyebilmesi için yeni finansal kurum ve araçlara ihtiyaç bulunmaktadır. Ancak, bu kurum ve araçların bulunması epey zaman almakta ve finansal akışının güçleşmesine sebep olmaktadır.

2) Son yıllarda para üzerinden spekülâtif işlemlerle para kazanma amacında olan şirketler, olası risklere karşı bir önlem aracı olarak fonları düşünmüşler; ancak bu fonlar, uygulamada spekülâtif bataklıklara dönüşmekte ve fon piyasalarında olan bitenin ne olduğunu izlemeyi güçleştirmektedir.

3) Para üzerinden para kazanma amacında olan bu şirketlerin devreye girmesi durumunda, piyasalarda kârın yüksek olması beklenmektedir. Bu beklentilerin, yabancı ve yerli olan sermayeler tarafından da desteklenmesi üzerine, rasyonel olması beklenilen davranışlar yerini sürü psikolojisine bırakarak olası krizlerin oluşmasına zemin hazırlamaktadır.

 

 

Sürü Psikolojisi

 

Bir ülkenin krize girmesine neden olan etken, o ülkenin ekonomik büyüklüklerinin sürekli kötüye gitmesi durumu etkili olmaktadır. İktisadi birimler, mevcut olan bu durumu rasyonel olarak düşündükleri takdirde spekülâtif (vurgun amaçlı) ataklar krizleri meydana getirmektedir. Fakat iktisadi birimler, bu bilgileri rasyonel bir şekilde kullanmazsa yani ekonomide bir bozukluk varmış gibi hareket ederlerse, bu durum krizlerin oluşmasında bir başka sebebe yol açmaktadır. Bu durumun ortaya çıkmasında işte bu ‘’Sürü psikolojisi’’ etkili olmaktadır. Bu tür krizlerde para ve maliye politikalarının sonuçları değil de, bu politikaların iktisadi birimler tarafından nasıl algılandığı önem kazanmaktadır. Bu durumda bütün iktisadi birimler aynı anda aynı bilgiye sahip olmadıklarından, diğer iktisadi aktörlerin nasıl davrandıklarını izlemek durumunda kalırlar. Örneğin, bankaların mali durumları ve kararlarıyla ilgili bir spekülâtörün önemli bir bilgiye sahip olduğunu varsayalım. Bu yatırımcının sahip olduğu portföyünde bir değişiklik meydana gelir ve diğer yatırımcılar da bu durumu üzerine bu yatırımcının bilmediği bir bilgiye sahip olduğunu düşünerekten aynı eğilimi gösterdikleri anda, bu durum böyle sürer gider. İşte sürü psikolojisi dediğimiz bu durum, bu şekilde ortaya çıkmaktadır.

 

Ekonomik Krizlerin Ortaya Çıkışı

 

Kısa dönemde ortaya çıkan finansal krizler, genellikle yabancı kısa süreli olan fonların ülkeyi hızlı bir şekilde terk etmesiyle döviz kurlarında, enflasyon oranlarında ve faiz oranlarında ani yükselmeler meydana gelmekte ve bu durum kısa sürede üretim ve yatırım düzeylerinde azalmalara neden olarak reel sektörleri etkileyebilmektedir. Bir ülkede meydana gelen krizler, başta bu ülkenin yakın ekonomik ilişkiler içerisinde olduğu ülkeleri etkilemekle beraber, diğer ülkeleri de etkileyebilmektedir.

 

Krizlerin ilk olarak başladığı bu ülkelerde ihracat daralır, ihracatın daralması ile uluslararası finans piyasalarında tedirginlik artar. Bu durum, mevcut olan olumsuzlukları daha da arttırmakla beraber ortaya çıkan bu kriz, işgücü piyasalarından, sağlık-eğitim ve sosyal harcamalara kadar giderek yoksulluk ve gelir dağılımına doğru ilerlemektedir.

 

Gelişmiş bir ülke örneği olarak ABD’de meydana gelen ekonomik krizlerin ortaya çıkış süreci şu şekildedir: Bankaların bilançolarının kötüleşmeye başlaması, faiz oranlarını yükseltir, bu durumda borsada düşüşler ve belirsizliklerde artışlar meydana gelir ve sonuçta ters seçim ve ahlaki tehlike problemi ortaya çıkar. Bu duruma bağlı olarak, ekonomik faaliyetlerde bir düşüşün meydana gelmesi ve banka paniklerinin artması kaçınılmaz olur.

 

Gelişmekte olan ülke örneklerinden Latin Amerika’da ve Güneydoğu Asya’da meydana gelen ekonomik krizlerin süreci ise şu şekilde işlemektedir: Yine banka bilançolarında kötüleşmenin meydana gelmesiyle, borsada düşüş ve belirsizliklerde artış meydana gelir. Bu duruma bağlı olarak, ters seçim ve ahlaki tehlike probleminde artış meydana gelir ve bununla birlikte, döviz krizleri oluşur. Döviz krizlerinin meydana gelmesi, ters seçim ve ahlaki tehlikeyi daha da arttırarak, ekonomik faaliyet düzeyinin azalmasına yol açar. Sonuçta bankacılık krizleri meydana gelir ve ters seçim ve ahlaki tehlikenin artması ile beraber, ekonomik faaliyetler daha da kötüleşir. Ekonomik krizlerin oluşum sürecini bu şekilde ele alarak, bu süreci kısaca şöyle anlatabiliriz.

 

Ekonomik krizlerin oluşum süreci ve bir krizin oluşumu, belirli olan finansal, sektörel, mali kaynaklı olan sebeplerin yanı sıra yabancı sermayeden de kaynaklanabilmektedir. Bir başka deyişle ekonomik durumları; politik, uluslararası ve diğer sebeplerden kaynaklanan unsurların etkilemesiyle, krizler kaçınılmaz bir hâl almaktadır. Dünya Bankası 1998 de yayınlamış olduğu bir rapora göre ise, bankaların vermiş olduğu kötü ödünçler, resesyonlar ve bir ülkenin ulusal parasında meydana gelen aşırı değer kayıpları ekonomik krizlerin bir sonucu olmaktadır.

 

 

Ekonomik Krizlerin Özellikleri

 

1990 yılında ve sonrasında ortaya çıkan krizlerin kendine has özelliklerinin anlaşılabilmesi için, bunların 1990 yılından önce ortaya çıkan krizlerle karşılaştırılmaları gerekir. Bu nedenle yeni krizlerle eski krizleri; hızları, etki alanları, uygulanan politikalar ve finansman araçları açısından incelemek ve farklı yanlarını ortaya koymak zorundayız. 1990 yılı öncesinde ortaya çıkan krizler ile 1990 yılında ve sonrasında ortaya çıkan krizleri irdelediğimizde şu farklılıkların ortaya çıktığını görüyoruz:

 

* 1930’lu yıllarda ortaya çıkan krizler, dünya ekonomisinde reel ve finansal piyasaları etkilediklerinden küresel nitelikli olurken, 1980’li ve 1990’lı yıllarda ortaya çıkan krizler daha çok, ‘’Bölgesel’’ niteliklidir.

 

* Her üç dönemde de finansal araçlar önemli rol oynamaktadır. Ancak, 1920’li yıllarda uluslararası sermaye hareketlerine hâkim olan ülkelerden başta ABD olmak üzere, diğer ülkelerin finansal araçları ‘’Devlet tahvilleri’’olurken; 1970’li ve 1980’li yıllarda ise, bu tahvillerin yerini ‘’Banka finansmanlarının’’ aldığını görüyoruz. 1990’lı yıllarda ise krizlerin rol oynadığı finansal araçlar, ‘’Hisse senetlerinden’’ oluşmaktadır.

 

* 1930’lu yıllarda ortaya çıkan krizlere, ülke hükümetleri ve Merkez Bankaları çok az müdahale edebilirken; 1980’li ve 1990’lı yıllarda ise, borç veren ülkeler bankacılık sisteminde risklerle karşı karşıya kaldıklarından, bu yıllarda ortaya çıkan krizlere başta IMF olmak üzere, uluslararası bütün kuruluşlar çabuk ve etkili müdahalelerde bulunabilmişlerdir.

 

* Krizlere karşı borçlu olan ülkeler her üç dönemde farklı tepkiler vermişlerdir. Bu duruma bağlı olarak, 1930’lı yıllarda mal piyasaları ve finansal piyasalar ortadan kalktıktan sonra sermaye ithal eden ülkeler, bu yıllarda yabancı piyasalara olan bağlılıklarını ve dışa olan yükümlülüklerini azaltabilmek için ‘’İthal ikameci politikalara*’’ yönelmişlerdir. 1980’li yıllarda ise, liberalleşme hareketlerinden dolayı ülkelerin dışarıya olan yükümlülükleri azalmakta ve ihraç piyasalar varlığını sürdürdüğünden dolayı ithal ikameci politikalar artık çok cazip gelmemektedir. 1990’lı yıllarda ise, hükümetler eskisi kadar yabancı fonlara yönelmediklerinden yabancı sermayenin girişlerini sterilize edebilmek (arındırabilmek) için de sıkı para politikalarına yönelmişlerdir.

 

-        İthal İkameci Politika; içe dönük sanayileşme; yurt dışından ithal edilmek durumunda olan malların yurt içinde üretilmesini sağlayarak dışarıya bağımlılıktan kurtulmak suretiyle sanayileşmeyi öngören politika. Mamul mal ithalatını azaltmak için ulusal sanayinin büyümesini teşvik etmeyi amaçlayan bir stratejidir.

 

* Son farklılık krizlerin çözümüne yönelik olmakla birlikte; ödemeler dengesi krizlerinde krizlerin çözümüne yönelik olarak devalüasyonla beraber sıkı para ve maliye politikaları uygulanırken; finansal krizlerde ise, para arzını arttırıp, faiz oranlarını düşürmeye yönelik bir çözüm ortaya çıkmaktadır. Oysa bu düşen faiz oranları borcu olan ülkelerin borç yükümlülüklerini azaltırken, ödemeler dengesi krizlerini daha da kötüleştirmektedir.

 

·        Devalüasyon, sabit kur sistemlerinde ödemeler dengesi açık veren ülkenin ulusal parasının dış satınalma gücünün, hükümetçe alınan bir kararla düşürülmesidir. Başka bir deyişle devalüasyon, bir devletin resmi para biriminin diğer ülke dövizleri karşısında değer kaybettirilmesidir. 

 

 

Son olarak ekonomik krizlerin özelliklerini şu şekilde sıralayabiliriz:

 

a) Krizler, aşırı üretimden kaynaklı olarak ortaya çıkan bir olgudur.

b) Krizler genel olmanın yanı sıra, genelleştirilebilir özelliktedir.

c) Krizler zaman zaman meydana gelebilirken, krizlerden geri dönebilmek de mümkündür.

d) Krizler kapitalist sistemle bütünleşmiş olmakla birlikte, kapitalist sistemin de ayrılmaz birer parçasıdır.

e) Krizler, aniden ve beklenmedik bir zamanda ortaya çıkarlar.

f) Krizler; kamu harcamalarının yükselmesi ve bütçe açıklarına sebep olan hiperenflasyon* (Hiperenflasyon, enflasyonun yılda yüzde 200 sınırını aştığı anlardaki halidir. Dörtnala enflasyon olarak da adlandırılır. Paranın değerinin yitirdiği en şiddetli enflasyon biçimidir.) sorununu meydana getirirken; yükselen cari açıkların önlenememesi sonucunda yapılan devalüasyonlar şeklinde de ortaya çıkabilir.

g) Krizler, önceden tahmin edilemez.

h) Krizler, bulaşıcı hastalıklar gibi anında yayılabilirler.

ı) Krizler, tekrardan gündeme gelebilir.

i) Krizler, kısa veya uzun süreli olarak ortaya çıkmaktadır.

j) Kriz kelimesini her duyduğumuzda, genel olarak yaşantımızı tehdit eden ve tehlikeye sokan olumsuz durumlar olarak adlandırırız. Fakat krizler; yeri geldiğinde bizlere fırsatlar sunar, imkânlar tanır ve bazı şeylerin farkına varmamızı sağlar. Bu doğrultuda krizleri her daim, olumsuz olarak adlandırmamız doğru değildir.

 

Genel olarak Ekonomik Krizler ve Oluşum Nedenlerini ele aldığımız yazımıza şimdilik kaydıyla burada bir nokta koyuyoruz. Gelecek yazımızda Türkiye’deki Ekonomik Krizleri, Oluşum Nedenleriyle anlatmayı sürdüreceğiz.

AC1
AC2
AC3
AC4
AC5
AC6
AC7
AC8
  • YORUMLAR (0)
  • YORUM YAP
    • İlk yorumu sen yap.
  • Ad Soyad E-mail Adres Yorum