YAKIN TARİHİMİZİN EN CİDDİ PROVAKASYONLARINDAN BİRİ : 6-7 EYLÜL OLAYLARI !
09 Eylül 2019

Olayların Başlaması

 

Atatürk’ün Selanikteki evinde 6 Eylül 1955 tarihinde patlayan bomba Radyo’dan saat 13:00 bülteninde duyurulmuştur. Metin aynen şöyledir:

“Selanik’te Aziz Atatürk’ün doğduğu ev ile Türk Konsolosluğu binası arasındaki bahçede saat gece yarısını dört geçe bir bomba patlamış ve bu infilak neticesinde Aziz Atatürk’ün doğduğu evin pencereleriyle Konsoloshanenin camları hasara uğramıştır. İnfilak esnasında insanca zayiat olmamıştır. Yunan polisi tahkikata başlamış ve daha sıkı emniyet tedbirleri almıştır. 5 şüpheli şahsın tevkif edildiği bildirilmektedir. Yunan Hükümeti meydana gelen hasarı ödeyeceğini söylemiştir. Yunan Dâhiliye Vekili basına verdiği beyanatda ‘Bu işi hakiki bir Yunanlının yaptığını zannetmiyorum’ demiştir.”

 

Demokrat Parti’ye yakınlığıyla bilinen Mithat Perin’in sahibi olduğu İstanbul Ekspres gazetesi ise daha önce de belirtildiği gibi ikinci baskı yaparak olayları çok daha çarpıcı biçimde halka duyurmuştur. Kıbrıs Türktür Derneği Genel Sekreteri Kamil Önal’ın mukaddesata el uzatanlara bunu pahalıya ödetecekleri ve bunu alenen söylemekte de bir mahzur görmediklerini belirten bir şekilde yaptığı açıklamanın yer aldığı İstanbul Ekspres gazetesi o gün yaklaşık 300 bin adet bastırılarak İstanbul sokaklarında dağıtılmıştır. Perin, Yassıada’daki duruşmalardaki ifadesinde İstanbul Ekspres gazetesinin olaylardaki çarpıcı rolünü şöyle anlatmıştır:

“İkinci baskı yapıldığı sırada gazetede bulunmadığımı, buna yazı işleri müdürleriyle bayilerin karar verdiğini, işin vahametini ancak sokakta gazetenin kapışıldığını gördüğüm zaman anladığımı ve matbaaya koşup baskıyı durdurttuğumu ama iş işten geçtiğini gördüğümü bir bir anlattım.”

 

Olayların başlamasının hemen öncesinde ve başlama aşamasında İstanbul dışında bazı gelişmeler olduğu da iddia edilmektedir. Örneğin Yassıada duruşmalarında avukat Halim Said Kayılı verdiği ifadede Eskişehir’de Demokrat Parti il teşkilatının şehirdeki işçileri trenlere doldurup, İstanbul’u görmeye götürdüğünü belirtmiştir. Bu işçilerden birçoğu 6-7 Eylül olaylarında yağmaya katıldığı iddiasıyla gözaltına alınmıştır. Çatalca’da çiftçilik yapan Şevket Temiz, Yassıada duruşmalarında verdiği ifadede o gece saat 04.30’da kamyonlar dolusu insanın İstanbul istikametine gittiğini gördüğünü, benzincide duran kamyonlardan birine nereye gittiklerini sorduğunu ve kamyondakilerden ‘babalık, İstanbul’da cümbüş var. Oraya gidiyoruz’ yanıtını almasına rağmen anlamayarak ne cümbüşü olduğunu sorduğunda ise kamyondakilerin ‘filmi yarın seyredersin’ diyip hep birlikte gülüştüklerini anlatmıştır.Bomba haberinin duyurulduğu günün akşamüzeri, çeşitli öğrenci birliklerinin ve Kıbrıs Türktür Derneği’nin çağrısı doğrultusunda, Taksim Meydanı’nda bir protesto mitingi düzenlenmiştir. Yapılan bu mitingin ardından olaylar yavaş yavaş boyut kazanmaya başlamış ve bazı gruplar İstiklal Caddesi’nde bulunan gayrimüslimlere ait işyerlerinin camlarını taşlamaya girişmişlerdir. Kısa bir süre sonra İstanbul geneline yayılan ve tahminen 100 000 kişinin katıldığı düşünülen olayların başlangıcını, tanık olmuş biri olan Mihalis Vassiliadis şöyle anlatmaktadır:

“0 zaman 15 yaşındaydım ve Tahtakale’de Rızapaşa 19 numarada bir tanıdığımızın yanında çalışıyordum. O dönem dükkânların yüzde ellisi gayrimüslimlere aitti. Saat ikiye doğru daha Selanik’teki bomba haberi duyulmadan evvel ortalık yavaş yavaş karışmaya başlamıştı. Türk dükkân sahipleri yanımıza gelip bize şöyle diyorlardı: ‘Dükkânlarınızı hemen kapatıp eve gitseniz iyi olur’. Saat beşe doğru gayrimüslimlere ait tüm dükkânlar kapanmıştı. Tahtakale’de inanılmaz bir kalabalık birikmişti. Ne araba, ne otobüs, ne de tramvay geçebiliyordu. Eminönü’nde küçük gruplar halinde adamlar bekliyordu. Bankalar Caddesi’nde de durum aynı idi. Karaköy ve Kuledibi’nde yine grup grup bekleşen adamlara rastladım. Taksim Meydanı ise artık iğne atsan yere düşmeyecek hale gelmişti. O sıra İstanbul Ekspres gazetesi çıktı. Beklenen haber gelmişti. Birden ortalık karıştı, sesler yükseldi. Saldırılar artık başlayabilirdi.”

 

Olayların ilginç olan bir yönü aynı anda, aynı saatte, aynı biçimde İstanbul’da Rumların yoğun olarak yaşadığı semtlerde başlamasıdır. Olaylardan sonraki pek çok tanıklık, olayları yönlendiren grupların başında Kıbrıs Türktür Derneği’nden öğrencilerin bulunduğunu, hemen her semtte yağmacıların kullandığı sopaların aynı tornadan çıkmışçasına eşit büyüklükte ve kalınlıkta olduğunu, Rumlara ait ev ve iş yerlerinin önceden tespit edildiğini, hatta kimi yerlerde bu ev ve işyerlerinin o gece tebeşirle işaretlendiğini, öncelikli amacın mümkün mertebe maddi zarar olduğunu,ancak yoksul ve yağmacı kalabalıkların cesaretinin kısa sürede bunu aştığını ortaya koymaktadır. Bu ilgi çekici durumu daha da dikkat çekici yapan olayların aynı anda İzmir ve Ankara’da da başlamasıdır. Bu durum sanki önceden bir hazırlık yapılmış ve olaylar planlı bir şekilde halkı galeyana getirerek başlatılmış gibi bir hava vermektedir. Yassıada duruşmalarında verilen ifadelerde İzmir’de Yunan Konsolosluğu’nu yakanlar arasında DP Tepecik Bucak Başkanı İsmet Uç ve DP üyesi elektrikçi Ahmet’in bulunduğu belirtilmiştir. Göstericiler, polislere kendilerine kötü davranılmaması yönünde uyarıda bulunan İzmir Valisi Kemal Hadımlı’yı omuzlarına alarak gezdirmiştir. Bu örnekler olayların başlamasında ve boyut değiştirmesinde bir müsamaha/hoşgörü havasının olduğunu göstermektedir. Olaylara tanık olmuş kişilerin anlattıkları da önceden bazı planlamaların yapılmış olabileceği konusunda şüpheleri doğrulayacak niteliktedir.

 

Bazı tanıklıklarda saldırıların 20 ila 30 kişiden oluşan gruplar tarafından gerçekleştirildiği ve bu gruptaki kişilerde Türk Bayrakları ile Atatürk ve Celal Bayar’ın fotoğraflarının bulunduğu, Kıbrıs Türktür Cemiyeti’nin rozetlerini dağıttıkları ve halkı kendi dükkanlarına, evlerine ve arabalarına Türk bayrağı ile işaret koymaya çağırdıkları iddia edilmiştir. Bunun yanında bazı kişilerce kahvehanelerde oturan erkeklerin doğrudan saldırılara katılması talep edildiği, kahvehanelere girilerek , “Siz ne biçim Türksünüz! Tüm halk ayaklandı siz daha hala oturmuş burada kağıt oynuyorsunuz” denilerek olaylara karışmaları istendiği, hatta yayalara ve izleyicile doğrudan hitap edilerek harekete geçirilmeye çalışıldığı da aktarılmaktadır. Yine bu iddialara göre grup önderleri, tahrip edilecek nesneleri belirlemişler, hatta ellerinde gayrimüslimlerin ev ve işyerlerinin adreslerinin yazılı olduğu listeler bulunmuştur. Bu konuda yapılan bir tanıklıkta şu ifadeler geçmektedir:

Bir Rum arkadaşımın dükkânının önünde elimde bir Türk bayrağı ile nöbet tutuyordum. Ellerinde bir listeyle geldiler. Onlara bu dükkanın bir Türk’e ait olduğunu söyledim. 0 bunun imkânsız olduğunu, çünkü ismin listede olduğunu belirti. Ben de ‘0 zaman listede bir hata olmuştur’ dedim. Ellerindeki listelerde tüm cadde isimleri ve ev numaralan vardı. Kendi arlarında sürekli birbirlerine talimat veriyorlardı. ‘Bu ev bir Rum’un, şu Ermeni’nin, bu dükkânı yağmalayın, şu eve girin‘ vs. ” 

 

İddialara göre uzak semtlerde yaşayan gayrimüslimlerin ev ve işyerleri bile, adresler sayesinde kolayca bulunabilmiş ve kapısında isim ya da numara olmayan büyük binaların dördüncü, beşinci katlarındaki Rumlara ait eşya depolarına dahi zarar verilmiştir. İlk tahrip hareketine girişmiş olanları, bazı semt sakinleri çevreyi çok iyi tanıdıklarından yönlendirmiş, hatta gayrimüslim komşularını ihbar ederek onlara Ermenilerin, Rumların ve Yahudilerin evlerini göstermişlerdir. Bir yönlendirmenin olmadığı yerlerde saldırganlar öncelikli olarak isimleri Türkçe olmayan dükkânlara yönelmişlerdir.

Yüksekkaldırım’da bir Yahudi, o kargaşada kendi levhasını bir Türk dükkânının tabelasıyla değiştirdi. Yahudinin dükkânına hiçbir şey olmadı ama Türk’ünki yağmalanmıştı. Sonra komşusuna dedi ki ‘Ne yapalım, senin insanların bunu yaptılar.’ Ama garip hatalar da oluyordu. Benim bir profesör arkadaşım vardı. Muayenehanesinin üzerinde Doçent Dr. diye bir levha yazılmıştı. Doçent kelimesini gayrimüslim bir isim zannedip muayenehanesini tahrip etmişler.”

 

Müslüman halk, ev ve dükkânlarına Türk bayrakları asarak ve tüm ışıklarını yakarak, kendi mülklerini korumaya çalışmış ancak istisnai de olsa bazen hedef olmuşlardır. Türk bayrağını ya da haftalardır dağıtılmakta olan Kıbrıs’ın Türk olduğunu gösteren haritayı zamanında gösterebilenler veya duvara Kıbrıs Türktür yazanlar kurtarabilmişlerdir. Kendini saldırganlardan kurtarmak için çok trajikomik yöntemler kullananlar da olmuştur :

“Tünel’de Cevat Bey’e ait bir kumaş mağazası vardı. Adam Türktü, ama onun da işyerini yağmalamaya başladılar. Adam hemen pantolonunu aşağı indirdi ve sünnetli olduğunu gösterdi. O da bu şekilde adamların durdurmaya çalıştı ”

 

Tahrip olaylarına etkin bir şekilde katılmış olan bazı grupların ellerinde önceden hazırlanmış gibi taşların, kaldıraçların, lataların, küreklerin, testerelerin, kaynak makinelerinin bulunduğu hatta bunların saldırıların başlamasından önce kamyonlarla kent içindeki merkezi noktalarda ya da otobüs duraklarında hazır tutulduğu şeklinde iddialar da vardır:

“Sekiz buçuğa doğru dışarıdan sesler gelmeye başladı. Iki kamyon evimizin önünde durdu. İlk kamyondan kıyafetlerinden fakir oldukları anlaşılan adamlar indi. İkinci kamyon ise sopa ve kalın demirlerle doluydu. Kilisenin ön avlusundaki aileyi papazın ailesi zannetmişlerdi. İki buçuk metrelik duvarlara tırmandılar ve aniden bahçenin içindeydiler. Evimize girmek istiyorlardı. Kapı ve camları parçalamaya başladılar.”

 

Olaylar daha önce belirtildiği gibi sadece İstanbul’da başlamamış başta İzmir olmak üzere Ankara, Bursa, Samsun, Adana ve Eskişehir’de de olay çıkarma teşebbüsleri olmuştur. Bursa ve Samsun’daki yetkililer, Rum yerleşimleri ve evler için güvenlik tedbirleri almış, ayrıca Bursa’da 97 Rum, bir otele yerleştirilmiştir. Adana’da 6 Eylül 1955 akşamı, gençlik örgütlerinin ve esnaf birliklerinin yaklaşık 3.000 üyesi protesto için toplanmış ancak polisin şiddet kullanmasıyla topluluk dağıtılmıştır. Eskişehir’de gençlerin katıldığı küçük çaplı bir gösteri, olaysız sona ermiştir. İzmir’deki olaylar ise bunlardan daha büyük çaplı olmuş İstanbul’da yaşanan olayları andırır özellikler taşımıştır. Atatürk’ün doğduğu eve saldırıda bulunulduğu haberi, İzmir’de Gece Postası isimli yerel bir gazete tarafından yayınlanmış ve gazetenin 06.09.1955 günkü baskısında “Madem Yunanlılar Türk Konsolosluğu’nu bombaladı, öyleyse onların bayrağı da artık Konak Meydanı’nda dalgalanmamalı” şeklindeki haberi toplumda yankı bularak aynı akşam, uluslararası fuar nedeniyle Konak Meydanı’na çekilmiş olan Yunan bayrağı, bir saldırının hedefi olmuştur. Gençlerden oluşan bir grup, bayrağı ”Kıbrıs Türktür! Gavurlara ölüm!” nidalarıyla indirip yakmış, İstiklal Marşı eşliğinde Yunan bayrağının yerine Türk bayrağı çekmiş, grup sonra fuar alanına doğru hareket etmiştir.

 

Olayların Gelişimi

 

6 Eylül akşama doğru başlayan olaylar genişleyerek 7 Eylül sabahına kadar devam etmiştir. Boyutları toplum psikolojisi çerçevesinde büyüyen yağma, tahrip ve saldırılar birçok yere sıçramıştır. Bu duruma polislerin göstericilere yumuşak davranması, askerin olaya müdahalede gecikmesi gibi nedenler gösterilmiştir ancak, gerçek olan bir şey olayların bir anda kontrolden çıkarak üzüntü verici boyutlara vardığıdır. Olayların genişlemesine yol açan toplumsal psikolojiyi anlatan Mükerrem Sarol tarafından aktarılan aşağıdaki alıntı değer taşımaktadır. İstanbul’daki olayları öğrenerek Ankara’dan İstanbul Valiliğini arayan Sarol aralarında geçen konuşmayı şöyle aktarmaktadır:

“Telefona Vali Fahrettin Kerim Gökay çıktı: “-Vali Beyefendi’ dedim, ciddiyetini anlasın diye, ‘İstanbul yakılıp yıkılırken nasıl gönlünüz razı oluyor da orada polislerin size sağladığı emniyet içinde oturuyorsunuz’ dedim. ‘Ayıp değil mi’ dedim. ‘Bu büyük bir felaket. milli bir felaket.’ ‘Yanımda Dahiliye Vekili var, O’nu veriyorum’ dedi. Telefonu Namık’a verdi. Namık dedi ki, ‘Öyle milli felaket filan değil’ ‘Bu milli bir isyan. Gençliğin milli kıyamı.’ ‘Namık’ dedim, ‘Bunu senden duyduğuma çok üzüldüm. Bu gerçekten milli bir felaket. İstanbul’da devlet yok, emniyet yok, can güvenliği yok. Beyoğlu’nda mağazaları yağma ediyorlar ve sen buna “Milli gençlik kıyamı” diyorsun.”

 

Olayların gelişimini usta gazetecilerimizden Hıfzı Topuz ise şöyle anlatmaktadır:

“1955 Eylül’ünde Akşam gazetesinde yazı işleri müdürüydüm. 6 Eylül Salı Akşamı gazeteden Nişantaşı’ndaki evime dönmüştüm. Taksim’de büyük gösteriler yapıldığını haber verdiler. Hemen bir taksiye atlayarak Taksim’e yaklaştım. Bütün yollar tıkalıydı. Beyoğlu nereden geldikleri belli olmayan serseriler ile doluydu. Vitrinler parçalanıyor, mağazalar yağma ediliyor, kumaş topları açılarak kaldırımlara seriliyordu. Akşam’da spor yazarı dostum Haluk San’la Taksim’den kalabalığı yara yara Galatasaray’a kadar yürüdük. Yerler cam kırığı içindeydi. Bütün vitrinler parçalanmıştı. Saldırganlar her şeyi kırmaya ve yağma etmeye devam ediyorlardı. Kimdi bu çapulcular? Ne istiyorlardı? “

 

Olaylarda önceden bir hazırlık olduğuna dair hava sezinlediğini belirten Topuz şöyle devam etmektedir:

“O akşam Beyoğlu’nda Haluk San’la dehşete kapılmıştık. Bütün azınlık mağazaları yağma ediliyordu. Haluk San’a ‘Bu korkunç bir olay’ diyordum. ‘Bunun nasıl altından kalkacağız? Yarın Rumların, Ermenilerin, Yahudilerin nasıl yüzlerine bakacağız? Dış ülkelerde itibarımız beş paralık olacak.’ Haluk San da,’Milli servet mahvoluyor, çok yazık’ diyordu. Galatasaray’dan Tünel’e kadar yürüdük. İmha ordusu, her yanı yıkıp geçiyordu. Geri döndük, Balıkpazarın’ndaki şarapçı dükkanlarının da kapıları kırılmış ve o dönemin berduşları şarap şişelerini yüklenmiş gidiyorlardı.Kimisi de hemen oracıkta kafayı çekiyordu. Galata’daki şaraphanelerin aynı durumda oldukları anlatılıyordu. Ben ertesi gün gazetelerde kullanabileceğim belge niteliğinde haber araştırıyordum. O sırada Ermeni ve Rum mezarlıklarına da saldırılar olduğu ve mezarların kirletildiği haberi yayıldı. Gece yarısı eve döndüm. Saldırılar devam ediyor ve ortalıkta hiç polis görünmüyordu.”

 

Olayların yayılma sürecinde özel araba, taksi ve kamyon gibi ulaşım araçlarının yoğun olarak kullanıldığını ifade edenler bulunmaktadır. Hatta olaylara katılanlar için kent içindeki ulaşım bir anlamda temin edilmiştir. Bu imkânlarla bir çok noktaya ulaşılmış, genellikle benzer yöntemlerle yağmalama olayları gerçekleştirilmiştir. Saldırganlar ilk olarak dükkânlara yönelmiş ve dükkânların vitrinleri taşlanarak parçalanmış, vitrinlerin önündeki demir parmaklıklar kaynak makineleri veya tel makasları ile kesilmiştir. Sonrasında, dükkânın içindeki tüm eşyalar ya içeride ya da dışarı çıkarılarak sokağın ortasında paramparça edilmiştir. Saldırıların başlamasından kısa bir süre sonra, İstanbul’un caddeleri dükkânlardan çıkarılan çeşitli eşyalarla dolmuştur. Olaylar sırasında bazı iddialara göre apartmanlara ve evlere yönelik saldırılar da gerçekleşmiş ve bu durum gayrimüslimler arasında büyük korku ve paniğe yol açmıştır. İddialara göre bazı evlerin önce camlarına taş atılmış, sonra giriş kapıları baltalar ve demir çubuklarla kırılmış sonrasında ise evin içinde ne varsa parçalanmış ya da camdan dışarıya atılmıştır. Hatta bazı saldırganların “Bugün malınız ve mülkünüz, yarın hayatınız” şeklinde bağırdıkları da belirtilmiştir.

“Yayanın evindeyken orada gördüklerime inanamadım. Kapılar ve pencereler artık yoktu. Buzdolapları, dolaplar, aynalar parçalanmış ve evinin önüne yığılmıştı. Yataklar, yorganlar kesilmiş, yünler her tarafa dağıtılmıştı. Elbiseler, ayakkabılar, örtüler, halılar Iime Iime edilmiş, yığınlar halinde tabak çanak binlerce parçaya bölünmüştü. Somya parçalanmış, avizeler, vitrinler, masalar, sandalyeler ve koltuklar baltayla kesilmişti. Yerde odun, kömür, gaz, tuz, şeker, yağ ve yumurtalardan bir birikinti oluşmuştu. Soba da tahrip edilmiş, bazı valizlerin içindekiler dahi makasla kesilerek kullanılamaz hale getirilmişti. ”

 

Saldırılarda Kiliselere de yönelinmiş. kutsal resimler, haçlar, ikonalar ve diğer kutsal eşyalar tahrip edilmiş, hatta bazı kiliselerin tamamı ateşe verilmiştir. Özellikle Şişli ve Balıklı’daki Rum-Ortodoks mezarlıklarına da zarar verilmiştir. Buralarda mezar taşları parçalanmış hatta çıkarılan bazı iskeletler kırılmış ya da yakılmıştır. Olayların gelişimi çerçevesinde ulaştığı boyut, olaylar sonucu meydana gelen zarar başlıklı bölümde ayrıntılı olarak işlenmiştir. Burada kısaca belirtmek gerekirse, birçok yağmalama, tahrip, hırsızlık ve yaralanma olayları olmuş ayrıca fazla olmamakla beraber ölümle sonuçlanan saldırılarda gerçekleşmiştir. Ancak olayların genişleme ve boyut değiştirerek gayrimüslim azınlığa karşı büyük bir şiddete dönüşmesi sürecinde Türklerden saldırılara karşı tepkilerde gelmeye başlamıştır. Rum, Yahudi ve Ermenilere yönelik saldırılar sırasında komşuları olan birçok Türk, gayrimüslimleri korumaya çalışmışlardır. Saldırganlar bazı iddialara göre bedensel zarar vermemeleri için talimat aldıklarından, küçük çaplı direnmeler bile şiddet olaylarını engelleyebilmiştir. Örneğin Heybeliada’da CHP üyesi bir kadının saldırgan grubun karşısına dikilip, bulundukları caddede hiçbir eve dokunulmamasını istemesi bile yeterli olabilmiştir. Bunun gibi cesurca gösterilen bireysel tepkiler, bazen saldırganları durdurabilmiştir. Bu konuda verilen bir tanıklıkta şunlar anlatılmıştır.

“Bizim sokağımızda şoför Nusret yaşardı. O gün 40 kişilik bir grup bizim evlere doğru gelmeye başladı. Nusret bunların önünü kesti ve ne istediklerini sordu. Onlar Rumların evlerine saldıracaklarını söylediler. Nusret, burada Rumların oturmadığını söyledi. Gruptan birkaç kişi yine de yürümeye devam edince Nusret bağırdı ve ancak onun cesedinin üzerinden yollarına devam edebileceğini söyledi. Ve grup hemen geri döndü. Nusret,50 metrelik bir sokağı kurtarmıştı. Yan sokakta ise arkadaşım Zafer’in teyzesi Rum komşusunun kapısına dikildi ve adamlara şöyle dedi: ‘Pavli Efendinin evine girmek için ilk önce bana saldırmanız gerekir.’ Adamlar hemen geri döndüler. Bu sokaktaki 60 Rum evinden sadece ikisi tahrip edilmişti. ”

 

Saldırı yapılacağına dair dedikodular çıktığında ve saldırılar sırasında, gayrimüslim komşularını kendi evlerinde saklayan Türkler de olmuştur. Tophane oturan Şükrü isimli bir Türk 6 Eylül günü, alt katlarında oturan iki Rum komşusunu kendi evine saklamış ve üst katlara çıkan saldırganları da havaya ateş açarak kovalamıştır. Bazı Müslümanlar ellerine aldıkları Türk bayraklarıyla gayrimüslimlerin ev ve işyerlerinin önünde durmuş, buraların sahiplerinin Türk olduğunu iddia ederek saldırganlardan korumuşlardır. Ayaklanmalardan sonra gayrimüslimler yapılan bu yardımlar için gazetelere ilan vererek teşekkür dahi etmişlerdir. Müslümanlardan mağdurlara parasal yardımda bulunanlar da olmuştur. İngiliz Dışişleri Bakanlığı’na yazılan bir raporda, bir Türk subayın, Rum kiracısına, kirayı ödemek için saldırılardan doğan maddi zararını telafi edinceye kadar bekleyebileceğini önerdiğinden bahsedilmektedir. Fakat daha önce de belirtildiği gibi bazı durumlarda, komşu veya tanıdıklardan, gayrimüslimlerin oturdukları yerleri göstererek saldırganların işini kolaylaştıranlar da olmuştur. Yani iyi komşular gibi kötü komşular da olmuştur. Bir Ermeni, Elmadağ’daki apartmanlarının kapıcısının bir Türk bayrağını binanın cephesine takarak evi koruduğunu, ancak bir komşunun, 100kişinin üzerindeki bir gruba apartmanda Ermenilerin oturduğunu ihbar ederek yağmalanmasını sağladığını anlatmıştır. Yani iyi komşuluk ya da iş arkadaşlığı gibi kişisel ilişkiler içinde olanlar birbirlerine daha çok yardım etmişlerdir. Ancak tanıdığı gayrimüslimlere yardım ederken tanımadıklarına saldıranlar da olmuştur. Bu konuda yapılan bir tanıklıkta şunlar anlatılmaktadır:

”Bizim evimiz, Beyoğlu’ndaki Kalyoncu Sokaktaydı. Şiddet olaylar patlak verdiğinde, kapıcı Mehmet, anneme ‘Korkmayın Madam, bizim evde saklanabilirsiniz’ dedi. Eline bir Türk bayrağı aldı, dış kapıyı kilitledi ve binanın önünde durdu. İlk saldırganlar geldiğinde, onlara burada Rum oturmadığını söyledi ve adamlar gerçekten de evimizi yağmalamadan gittiler. 2. kattaki Madam Katina’yı, 3. kattaki Maria’yı ve 4. kattaki Anton’u korumuş olan Mehmet, binadan çıktı, Türk bayrağını bıraktı, eline bir odun parçası aldı ve caddenin karşısındaki gayrimüslimlere ait dükkan ve evlere saldırmaya başladı. Ben onu evimizin penceresinden izleyebiliyordum.”

 

İstanbul dışında İzmir’i saymazsak pek fazla üzüntü verici olayın yaşandığı yer olmamıştır. İzmir Fuar alanında Lozan ve Dokuz Eylül girişlerindeki Yunan bayrakları aşağıya indirilip yakılmış ayrıca Yunan pavyonunu taşlanıp iç donanımı parçaladıktan sonra, bina ateşe verilmiştir. Aynı anda, Alsancak’ta bulunan Yunan Konsolosluğu önünde başka bir grup protesto için toplanarak Konsolosluk mensuplarından Türk bayrağı çekmelerini istemiş, bu talep yanıtsız kalınca, saat 21.00’e doğru konsolosluk binasına hücum edilerek mobilyalar parçalanarak ateşe verilmiş, bina yanmaya başlayınca konsolosluk çalışanları arka kapıdan kaçmışlardır. Bu esnada İzmir’in çeşitli semtlerinde 20-30 kişiden oluşan gruplar, iki ya da üç kişi tarafından yönlendirilerek belirli hedeflere saldırmışlardır. Toplam sayısı 400’ü geçmeyen eylemciler Yunanlı 6 NATO subayının evlerini basmış ve yağmalamıştır. Saldırılar sırasında memurlar ve aileleri hakarete uğramış, hatta bir memur ve karısı dövülmüştür. O geceyi Amerikan Konsolosluğu’nun koruması altına geçiren Yunan NATO subayları ve başkonsolos, ertesi gün uçakla Yunanistan’a gitmişlerdir. İzmir’deki toplam on kilise ve üç sinagogdan yalnızca Alsancak’taki Ortodoks kilisesi yağmalanmış ve ateşe verilmiştir. Alsancak’taki İngiliz Kültür Enstitüsü’ne yapılan saldırıyı, İngiliz Konsolos, bina sahibinin bir Rum olmasından hareketle bir yanlışlık olarak değerlendirmiştir. Limanda bulunan Rum bayraklı teknelerin Türk bayrağı takmaları talep edilmiş ancak burada olabilecek muhtemel saldırılar limanda bulunan Türk savaş gemilerinin subaylarının müdahalesi ile engellenmiştir. Brescia ve Livomo adlı iki İngiliz gemisinin mürettebatına mazota bulanıp tutuşturulmuş taşlar veya kumaşa sarılmış teneke kutuları ile saldırılmıştır. İzmir’deki tahribat eylemleri de aslında güvenlik güçlerinin müdahalesi ile önlenebilecekken, güvenlik güçlerinin pasifliği olayların tırmanmasına zemin hazırlamıştır. Hatta saldırganlara karşı sert davranmamaları kendilerine emredilen polis memurlarının, fuar alanındaki saldırılar esnasında pasif bir tutum takındıkları da iddia edilmektedir. İtfaiye 6 Eylül akşamının erken saatlerinde, İzmir Fuarı alanına gelmiş ve fuar pavyonlarından birinin önünde beklemeye başlamıştır. Neden geldikleri sorulduğunda, itfaiye erlerinden birisi , ”Birazdan yangın çıkacak, biz de söndüreceğiz” şeklinde yanıt vermiştir. İtfaiyecilerin Yunan pavyonunda ve konsoloslukta çıkan yangını söndürmede saldırganların su hortumlarını keserek ya da itfaiye erlerinin sırtlarına çıkarak, işlerini yapmalarına engel olmalarından dolayı yetersiz kalmıştır.

 

Başkent Ankara’daki gelişmelerden bahsetmek gerekirse ağırlıklı olarak öğrenci protestolarının olduğunu ve şiddet olaylarının yaşanmadığını söyleyebiliriz. Bunun en önemli nedeni Ankara’daki gayrimüslim nüfus oranının çok düşük olması ve Ankara Valisi Kemal Aygün’ün, Ankara genelindeki tüm toplantıları yasaklayarak acil tedbirleri uygulamasıdır. Valinin uyguladığı tedbirler çok yerinde olmuştur çünkü öğrencilerin ifadelerine göre, 6 Eylül gece yarısına doğru, Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF) üyeleri İstanbul’dan, Ankara’daki tüm öğrenci yurtlarını telefonla arayarak gençliğin deklarasyonunu duyurmuşlar ve İstanbul’daki olaylardan bahsederek Ulus’ta düzenlenecek bir protesto gösterisine katılma çağrısı yapmışlardır. Bu bildirge üzerine Siyasal Bilimler ve Hukuk Fakültesi önünde toplanan sayıları 1000 ile 4000 arasında değiştiği belirtilen öğrenciler, askeri güçlerin de takviyesiyle polis tarafından göz yaşartıcı gazla dağıtılmış, öğrenci yurtları ise gözetim altına alınmış ve 479 kişi tutuklanmıştır.

 

Güvenlik Güçlerinin Tutumu

 

 

6/7 Eylül olayları öncesinde devlet yetkililerinin bazı olayların meydana gelebileceğine dair şüpheleri bulunduğu ve güvenlik uygulamalarında problem yaşanmaması için tedbir alma gerekliliğini hissettikleri bilinmektedir. İstanbul Emniyeti’nin yaklaşık 1.500 kişilik personeli Ağustos ayından itibaren alarma geçmiş ve memurlar Emniyet binalarını bile terk etmemişlerdir. Nüfusu ağırlıklı olarak Rumlardan oluşan Büyükada’nın polisi, takviye güçlerle kuvvetlendirilmiş ve bu güçler, iskeleye demirlenmiş gemilerde gecelemişlerdir. Patrikhane ve Yunan Konsolosluğu iki hafta öncesinden sıkı bir gözetim altına alınmış, Hilton Oteli gibi uluslararası prestije sahip yerlerde polis tarafından çeşitli güvenlik önlemleri alınmıştır. Yabancı dükkânların korunması için bile tedbirler düşünülmüştür. Örneğin, Tünel’deki Bolero adlı Fransız mağazası önünde bir polis memuru nöbetçi olarak konmuş ve bu memur ellerinde demir çubuklar bulunan 15-20 kişilik bir grup dükkâna yaklaşmaya çalıştığında onları durdurmuştur. Ayrıca 3 Eylül 1955’ten itibaren, Eskişehir ve çevresindeki polis memurlarından da İstanbul’a görevlendirmeler yapılmıştır. Bu bağlamda dönemin İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay, 26 Ağustos 1955 tarihinde Birinci Ordu Müfettişliğine gönderdiği aşağıdaki yazı ile askerden de güvenlikle ilgili tedbirlerin alınmasını rica etmiştir.

“Birinci Ordu Müfettişliğine Kıbrıs olayları dolayısı ile bazı emniyet tedbirleri alınması zaruri bulunduğundan icabeden yerlere sevkedilmek üzere 27 /8/1955 Cumartesi günü sabahından itibaren iş’arı ahire kadar tam teçhizatlı motorlu vasıtalarla beraber Emniyet Müdürlüğü tarafından ilişik listedeki mahaller nazarı itibara alınarak tensip edilecek yerlerde herhangi muhtemel büyük kitle hareketlerini dahi teşebbüs halinde önleyecek miktarda sis ve göz yaşartıcı bombalar ile birlikte toplu olarak bulundurulmasının teminini ve sonundan bilgi verilmesini ehemmiyetle arz ve rica ederim . 26/8/1955 “

 

Olayların başladığı 6 Eylül günü, bomba haberini alan İstanbul Valiliği hemen Birinci Ordu Müfettişliğine bir yazı yazarak ele alınması gereken tedbirleri bildirmiştir. Muhtemel olayların çıkmasını engellemek için kaleme alınmış olan bu yazı olayların başlama devresindeki havayı ve yetkililerin ilgisini göstermesi açısından önemlidir. İstanbul Valiliğinin 6 Eylül 1955 tarihli yazısı şöyledir:

“Birinci Ordu Müfettişliğine

Selanik’te Aziz Atatürk’ün ikametgâhlarında bir bomba patladığı, aynı zamanda konsoloshanemize de tecavüzler vaki olduğu anlaşılmıştır. Şehrimizdeki Rum müesseselerine de herhangi bir taarruzun vaki olması çok kuvvetli ihtimal dahilinde bulunduğundan Beyoğlu, Şişli, Beşiktaş muhitlerinde meydana gelecek hadiseleri önlemek için Harbiye’de 4 tabur Boğaz’ın Rumeli sahili için Yeniköy’de bir tabur, Fener Patrikhanesi için Rami kışlasında Üç tabur, Fatih ve Eminönü mıntıkaları için Davutpaşa kışlasında Üç tabur, Sirkeci askeri sevkiyat mahallinde iki tabur, Kadıköy ve Üsküdar muhitleri için Selimiye kışlasında Üç tabur ayrıca Anadolu sahili için Kuleli Askeri Lisesi’nde iki taburun, Emniyet Müdürü’nün talebi üzerine herhangi makamdan istizan veya emir almaya Iüzum kalmadan her an harekete hazır bir vaziyette ve bütün kuvvetlerini istiap edecek tarzda bindirilmiş olarak bu akşam saat 20.00’den itibaren kuvvei muntazıra halinde bulundurulmasını ve bu hazırlanacak kuvvetlerin telefon numaraları ile başlarında bulunacak salahiyetli subayların isim ve soyadlarının acele bildirilmesini ehemmiyetle ve saygı ile rica ederim.

6/9/1955

İstanbul Valisi

Ord.Prof. Dr.Fahrettin Kerim Gökay “

 

6/7 Eylül tarihlerindeki Beyoğlu kaymakamı, olaylarda Rumlara ait birçok ticarethane ve işyerinin tahrip edildiğini belirterek bu olayların öncesi ve gelişimi esnasında güvenlik ile ilgili uygulamaları şöyle açıklamaktadır.

“Aylardan hatta yıllardan beri İstanbul’da Kıbrıs Türktür Cemiyeti’nin organize ettiği kapalı ve bazen de açık yer toplantıları yapılıyor, Kıbrıs’taki Rum ve Yunan mezalimi tel’in ediliyordu. Bu toplantılar bilhassa organize durumda olan talebe ve işçi kitlelerinde milli bir galeyan yaratmaya başlamıştı. 6 Eylül günü bir akşam gazetesinde ‘Selanik’te Atatürk’ün evi bombalandı’ haberi manşet halinde çıkınca, coşkulu öğrenci ve işçi grupları sokağa döküldüler. Taksim’de ve Beyoğlu’nda çok büyük kalabalık toplandı. Taksim’deki Cumhuriyet Abidesi önünde heyecanlı konuşmalar yapılırken bir taraftan da Beyoğlu’ndaki Yunan konsolosluğuna ve müesseselerine doğru, galeyan halinde bulunan halk sel gibi akıyordu. Zamanın Emniyet Müdürü merkezdeki ve ilçelerdeki polis kuvvetini emrinde toplamış, hassas bölgeler etrafında koruma tertibatı almıştı. Bu arada Rumlara ait ticarethane ve müesseselere saldırılar başladı. Emniyet Müdürünün başında bulunduğu bütün polis kuvvetleri, kalabalıktan oldukları yerde mahsur kaldılar ve başka tarafa hareket edemediler.

 

Mevzuat, mülki idare amirlerine bu gibi fevkalade hadiselerde uygulanmak üzere plan yapmalarını emreder. Zabıta kuvvetlerini takviye için askeri makamlardan yardım istenme şekli de bu planda tesbit edilir. Ben, Beyoğlu Kaymakamı olarak bu planı yapmış ve tasdiki için Valiliğe göndermiştim. Valilik ve ilgili servis planı inceleyip, uygun bulmuşlar, tasdik ettikten sonra öteki Kaymakamlara da, örnek alınması için tamim etmişler. Olayların patlak verdiği 6 Eylül gününe kadar kaymakamların bir kısmı bu planları yapıp, gönderememişler. Olaylardan sonra soruşturmaya başlayan müfettiş heyetleri, başta Vali olmak üzere bütün kaymakamlardan bu planların yapılıp, yapılmadığını sormakla işe başladılar. Ben planı zamanında yaptığım ve ValiIiğin tasdikini de aldığım için hakkımda soruşturma açılmadı. Planı yapamayan idare amirlerinin hemen hepsi vekâlet emrine alındılar. Vali Ord. Prof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay :

‘Ben, vilayet planını, kaymakamlardan gelecek planları birleştirerek yapacaktım. Beyoğlu kaymakamının planını uygun buldum, tasdik ettim. Bu örneğe göre de planlarını yapmalarını bütün kaymakamlara emrettim. Binaenaleyh, vazifemi yapmış durumdayım. Aynı zamanda olay günü askeri birliklerden zamanında yardım istedim ”

şeklindeki savunmasıyla soruşturmadan kurtuldu.

 

” 6 Eylül gecesi, Perapalas’ın bitişiğindeki Amerikan Konsolosluğu’ndan yardım istendi. Kalabalık grupların kapılarını zorlamaya başladığı bildiriliyordu. Kaymakamlığın bütün polis kuvveti Emniyet Müdürü’nün emrine girmişti. Polis olan şoförümden başka emrinde kuvvet yoktu. En yakınımızdaki askeri birlikten bir manga kuvvet alarak, konsolosluğa gittim. Etrafta bulabildiğim birkaç polis ve bekçinin de yardımı ile kalabalığı dağıttık; konsolosluğu ve yöredeki öteki müesseseleri tahrip edilmekten kurtardık. 7 Eylül günü kaymakamlık binasında çalışırken, Tepebaşı’ndan Şişhane’ye doğru ellerinde bayraklar bulunan büyük bir kalabalığın gelmekte olduğunu, ‘Kıbrıs’ta Türkleri öldürüyorlarmış, yürüyün’ diye sloganlar attıklarını haber aldım. Hemen kaymakamlıkta bulunan polislerle kalabalığın önüne çıkıp, dağılmalarını ihtar ettim ve bir iki el de havaya ateş açtım. Bunu duyan ve yakınımızda bulunan Emniyet Müdür Muavini ve Trafik Müdürü merhum Orhan Eyüboğlu ekibiyle beraber siren çalarak imdadıma yetişti. Kolaylıkla kalabalığı dağıttık. Bu anlattığım olaylar ve yaptığımız görevler ertesi günü benim Emniyet Müdürlüğüne atanmama neden oldu .”

 

Yukarıdaki açıklamalardan bazı resmi görevlilerin kötü amaçlı olmasa da görevlerini aksatarak olaylara hazırlıksız yakalandığı anlaşılmaktadır. Bu hazırlıksızlık olayların genişlemesine ve şiddetini artırmasına zemin hazırlamış olabilir. Ancak Beyoğlu gibi önemli bir yerin kaymakamının olayların önlenmesinde gösterdiği özverili yaklaşım, güvenlik kuvvetlerinin olayların büyümesinde art niyetli bir yaklaşıma sahip olmadığının bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.. Olaylara karışanlar, güvenlik görevlilerinin ve askerin şaşkınlığından yararlanmış ve milli bir galeyan havası içinde onları da kendilerine ortak etmeye çalışmıştır. Olaylara sonradan müdahale eden askerin bu konuda yaşadıklarını emekli General Muzaffer Erciş’in dönemle ilgili anılarından çıkarabiliriz. Erciş anılarında 6 Eylül 1995 tarihinde 66. Tümen’de nöbetçi amiri olduğunu belirtmektedir. Olaylar öncesinde Türk-Yunan ilişkilerindeki gerginlik nedeniyle muhtelif görev ve intikaller için hazırlık yapıldığını ve bu konuda gayet ciddi olarak çalıştıklarını belirten Erciş, 6 eylül günü akşam yemeği yerken saat 18:20 de 1. Ordu Komutan V. Korg. Vedat Garan’ın arayarak Tümen’e alarm verilmesi ile olaylar bir anlamda dahil olduklarını söylemektedir. Tam olarak neler olduğunu bilmeyerek derhal faaliyete geçen Erciş saat 19:00 da İstanbul Emniyet Müdürü tarafından aranmış ve halkın galeyan halinde tahrip eylemlerine giriştiği söylenerek kendisinden Patrikhane’nin korunması için önlem alması istenmiştir. Erciş gelen bu istek üzerine neler olduğunun daha iyi anlayarak, genel bir şaşkınlık havasına rağmen, hemen çalışmalara başlamıştır. Çalışmaların büyük bir özveriyle yürütüldüğünü ve rütbeli personelin en kısa zamanda toplanması için her şeyin yapıldığını belirten Erciş, gelen subaylardan dışarıda neler olduğunu öğrendiklerini ve bunun büyük bir endişe yarattığını söylemektedir. Saat 23:00 sıralarında araçla dışarıda görevlerini yaparken oluşan manzarayı dehşet verici olarak yorumlayan Erciş çapulcuların şarkı söyleyerek oynadıklarını, bazı göreve giden araçlarda marş söyleyenlere de rastladığını ve bu durumun önlenmesi ve görevlerin dikkatle yapılması için emirler verildiğini belirtmektedir. Ancak galeyan halindeki toplum güvenlik güçlerini de yanlarına almak için çalışmıştır. Erciş özellikle “Edirnekapı’ya yaklaştığımda, ne olduğunu fark edemedim. Bir de baktım ki halkın omuzlarındayım. Bağırış, çağırışlar ve beni omuzlarında taşıyorlardı. Halkın bu kadar süratle, böyle hareket edeceklerini aklımın ucundan bile geçirmemiştim. Oldu!…” diyerek olayların nasıl istemeden şekillendiğini anlatmaktadır.

 

Olaylar sırasında bazı polis memurlarının Taksim’deki milliyetçi gösteri esnasında harekete duydukları sempatiyi gösterdikleri ve hatta bu tutumlarını kamu düzeni bozulduğunda ve şiddet olayları meydana geldiğinde de sürdürdükleri belirtilmektedir. Bu tutumu yalnızca kalabalık halk kitleleri karşısında değil, sayıca küçük ancak kararlı gruplarla karşı karşıya kaldıklarında da göstermişlerdir. Tanıklıklarda, bazı polislerin saldırganlar bir lokantayı talan ederken baktıklarını ve hatta onların daha rahat çalışmasını temin ettikleri iddia edilmektedir. Mihalis Vasiliadis’in tanıklığına göre başka zamanlarda kendileriyle gayet arkadaşça ilişkilerin kurulabildiği mahalli polis memurları bile, şiddet olayları sırasında herhangi bir müdahalede bulunmamışlardır. Vasiliadis olaylar esnasında kendisine başvurulan bir komiserin hiç bir şey yapamayacağını çünkü kendisinin o gün bir polis değil bir Türk olduğunu belirttiğini ve bu tarz sözlerin polislerden sıkça duyulduğunu da iddia etmektedir. İddialara göre; İstanbul’un bazı semtlerinde, güvenlik güçleri, şiddet olaylarına tanıklık etmiş ancak karakollarını terk etmemişlerdir. Örneğin, Samatya Karakolu’nun komiseri ve polis memurları kendilerini karakola kilitlemiş ve ancak ertesi günün erken saatlerinde dışarı çıkmışlardır. Bazı durumlarda polis memurları olaylara alkış tutmuş ve saldırganların devam etmesi için onlar cesaretlendirmişlerdir.

 

Yine bazıları, bizzat kendileri de, yağmalanan dükkânların mallarını parçalamışlardır. Aslında saldırıların zamanında yapılacak müdahalelerle önlenebilecek nitelikte olduğu, muhtemelen müdahale etmemeleri yönünde açıkça bir talimat almış olan polislerin, bazen tek başlarına büyük insan kitlelerinin saldırılarını engellemelerinden anlaşılabileceği belirtilmektedir. Bu şekilde bir polis memuru, Büyükada’da bir Rum okuluna saldırmaya çalışan 30-40 kişilik bir insan topluluğunu, iki el ateş ederek durdurmuştur. Alman Başkonsolosluğu’nun raporlarında yer alan bir görüş, polis güçlerinin pasifliğini emir biçiminde verilmeyen, ancak hadiselere göz yumulmasını bir prensip olarak öngören genel bir talimatın varlığına dayandırmaktadır. Bu düşünce daha sonra polis memurlarının ifadeleriyle desteklenmiştir. Bu konuda 6 Eylül 1955 günü Sarıyer Karakolu’nun telefon santralında görevli olan polis memuru Hikmet Çolak, hırsızlık ve yangın olayları dışındakilere göz yummak için emir aldıklarını söylemiştir. Dikkat çekici bir başka nokta ise itfaiyenin yangın yerlerine çok geç gelmesi, ya da yangın söndürme teçhizatının yetersiz olduğuna dair iddiaların bulunmasıdır. Bir görgü tanığı, kiliselerdeki pek çok değerli ikona ve tablonun, itfaiyenin geç gelmesi veya yangını isteksizce söndürmesi nedeniyle kaybedildiğini aktarmaktadır.

a1
a2
a3
a4
a5
a6
a7
a8
a9
a10
a11
a12
  • YORUMLAR (0)
  • YORUM YAP
    • İlk yorumu sen yap.
  • Ad Soyad E-mail Adres Yorum

SİTEDE ARA

MÜZİK KUTUSU

  • All Hung Up in Your Green Eyes
    SANDY POSEY
  • Alta Gracia
    OSCAR HARRIS
  • Bete Noir
    BRYAN FERRY
  • Harem
    SARAH BRIGHTMAN
  • Bütün Liste <<